Kitaplarım - Zarathuştra


XII. BÖLÜM

ÖLÜM VE SONRASI

aryanlar’ın ilk dönemleri

Biz Aryan mitolojisini adım adım incelerken, hemen nihai büyük hesaplaşmaya, yani İyi ile Kötü’nün toptan hesaplaşmasına geçemeyiz. Bu mitolojide büyük hesaplaşmadan önce bir de ferdi hesaplaşma durağı vardır. Birey olarak insanın, bilinen hayat sürecinin artık işlememesi, -diğer bir deyimle insanların ölümü- ile başlayacak olan ferdi hesaplaşma süreci, Aryan Mitolojisi’nde değişik zaman dilimlerinde değişik şekillerde yorumlanmıştır. Kayıtlara geçen en eski şekliyle bile alsak; Aryanlarda ölüm bir son değildir. Buna göre insanlar öldüklerinde, ruhlarının yeraltı ülkesine doğru ”seyahatları” başlar. Gitmek durumunda oldukları bu ülke, Ölümlü ilk insan olan Yima’nın yönettiği Yeraltı Krallığıdır. Fakat ruhların aşağıya doğru yapacakları bu seyahat hemen başlamadığı gibi, kolay da devam etmez. İnsanın ruhu (urvan-advenak-fravaşi) ayrıştığı cesedin başından, üç gün boyunca ayrılmaz. Bu üç günlük süre, ölünün aşağıya doğru seyahatinde hayati öneme sahiptir. Çünkü bu süre boyunca Kötü Güçler tetikte beklemekte, bu savunmasız ruha saldırmak için fırsat kollamaktadırlar. Bütün iş, geride kalan akrabalarına düşmektedir artık.. Onlar bu süre boyunca mezarın başında ağlaşırlardı. Üç gün boyunca oruç tutarlar, kurban keserler ve bu kurbanı Kutsal Ateş’e sundukları törenler eşliğinde kutsarlardı. Yörenin din adamı bu süre içerisinde ölünün başında dualar okur, sunulan gıdaların tümünü eti kutsadığı gibi kutsardı. Aryanlar, ayrıca ölülerine bu süre boyunca, temsili olarak yiyecek sağladıkları gibi, onların mezarları başına giyim eşyası taşıma mecburiyetinde de hissederlerdi kendilerini. Böylece kendilerine bağımlı olan ölülerini hem beslemiş hem de giydirmiş oluyorlardı. Ölüler, sonradan başlayacak olan maceralı yolculuk için bu şekilde güçlendirilmiş olmaktaydılar. Üçüncü günün sonunda ölü, artık yalnız olarak çıkacağı seyahate hazır sayılırdı. Dikkatli okuyucular bu geleneklerin önemli bir bölümünün Kürdistan’da hala yaşadığını göreceklerdir.

Kimbilir, belkide ölüm diyarındaki kardeşlik, bu yeni yola çıkmış olan ölüyü de kucaklamaya hazırdır artık.. Ama acele etmeyelim. Önümüzde daha henüz katedecek çok ”yolumuz” vardır. İlk tehlikeli dönemeç, bir yeraltı nehrini geçerken dönülecektir. Yeraltı dünyasına doğru ilerlerken aşılacak olan bu karanlık nehir; ya bir geçit, ya da bir su taşıtı vasıtasıyla aşılacaktır. Bu geçit, sonraları Zarathuştra tarafından mükemmelleştirilerek bir köprüye, ayrışma yeri olan bir köprüye dönüştürüldü; Çinvato Pereto.. Ama biz hikayemize dönersek, yeraltı aleminin hala ölüyü kabule hazır olmadığını görürüz. Üstelik ölünün kendisinin bu konuda yapacak hiç bir şeysi yoktur. Bütün iş, geride kalan yakın akrabalarına, özellikle de büyük oğluna düşüyor. Yiyecek sunulması işlemi üçüncü günden sonra da devam eder. Taa otuzuncu güne kadar. O gün, dinsel törenle bir kurban daha kesilir. Böylece ölünün yeraltı dünyasına biraz daha adapte olduğu varsayılır. Ama onun hala desteğe ihtiyacı vardır. Bu destek ailesi tarafından tereddütsüz bir şekilde kendisine verilir. Bundan sonraki dönemde her ay onun ruhuna adanarak kesilen bir kurban, bu destek için yeterli sayılır. Aylık kurban kesimleri bir yıl kadar sürdürülecektir. Birinci yıldan sonra dünyevi gıdaya olan sembolik bağımlılığın daha da azaldığına hükmolunur. Artık kurbanlar yılda bir kez kesilecektir. Bu işlem böylece bir nesil veya 30 yıl devam ettirilir. Otuzuncu yıl, ölünün yeraltı alemine tam adapte olduğu yıl olarak kabul edildiğinden bir şenlikle kutlanır. Artık ailenin yeni bir ölü beklemekten başka işleri kalmamıştır (tabii o zamana kadar kimse ölmemişse)..

Aryanlar’ın ilk dönemlerinde ölüler gömülürdü. Bunlar; güçlerine ve toplum içinde işgal ettikleri yerlerine göre, ”derin ve daha derin” bir çukura dinsel törenle gömülürlerdi. Zarathuştracılığın ilk yıllarında da (Peygamber’in ölümünden sonraki ilk dönemlere kadar) ölüler, dinsel törenle gömülürlerdi. Mezarda yüzleri güneşe dönük olarak yatırılmak zorunluydu. Vendidad’ın, sonraki Zerdüşti geleneğini temsil eden betimlemesinde ise, gömülme olayının bir yıl içinde cereyan etmesi gerektiği kaydedilir. Zarathuştracılar, ölülerin gömüldüğü mezarlara ”daxma” diyorlardı. Peygamber’den önceki dönemlerde; rahipler, asiller ve askerler yeraltı alemine daha çabuk erişmeleri için en derin mezarlara gömülürlerdi. Bunlardan bazıları, bulunabilen kraterlere bile bırakılırdı, ki bu çok büyük bir imtiyaz sayılıyordu. Yukarıdan beri açıkladığımız geleneklerin bir kısmının hala Kürdistan’da yaşıyor olması hiç de şaşırtıcı olmasa gerek.

imtiyazlılar cenneti

Bir müddet sonra Aryanlar gözlerini gökyüzüne dikmeye başladılar. Yeraltı alemi onları tatmin etmiyordu artık. Yeni bir arayış içine girmişlerdi. Her bulutsuz gecede, gökyüzünde gözlemledikleri ve bir yerlere doğru uzandığı ”muhakkak” olan Samanyolu onlara yeni bir fikir vermişti. Acaba bu ilahi yol gökyüzündeki gizli bir yerlerde bulunan tanrılar cennetine giden yol olamaz mıydı? Sonra cevabını yine kendileri verdiler; ”evet öyledir”. Peki bunun başı neresidir? Cevap yine mitolojik geçmişlerinden ödünç alınacaktı; köprü Haraiti Bareza’dan başlamalıydı. Bu fikir zaman içinde yerleşti ve bir mit haline geldi. İnsanlar artık cennete gitmek için bu köprüyü aşmaları gerektiğine inanıyorlardı. Fakat bu yeni cennet, imtiyazlıların cenneti olacaktı. Herkes oraya girememeli idi. Böylece öbür dünyada ölülerin gidebilecekleri iki kavramsal yer oluştu; biri göksel cennet, diğeri ise hala eskatolojik bir kavram olarak varlığını sürdürmekte olan Yima’nın yeraltı alemi. Göksel cennete sadece tanrılara en fazla hizmeti geçen; rahipler, asiller ve askerler gidebilecekken, normal insanlara ise, yüzlerini dönebilecekleri yer olarak Yima’nın yeraltı alemi kalıyordu. Göksel cennete giden yolda, yani Köprü’nün başında sağlı sollu olmak üzere iki azılı köpek bekçilik yapacaktı.

Bu kadar iyi korunan bir cennete bu kadar garantili bir şekilde girdikten sonra, yüksek tabaka için gömülme işlemi de lüzumsuz hale gelmişti. Öyle ya; ölüleri yeraltı alemine daha çabuk inmeleri için gömmüyorlar mıydı? Şimdi neden gömsünlerdi ki? Böylece Aryanlar için ölüleri açıkta terketme dönemi başladı. Ölüler belli bir yöreye, mesela dağların tepelerine terkediliyorlardı. Onların etleri burada akbabalar, leş kargaları ve çakallar gibi hayvanlar tarafından; -ki cestlerin üzerindeki etler ne kadar çabuk yok olursa ölü o kadar çabuk gökyüzüne doğru hareket edebilirdi- çabucak yendiği için, sadece kemikleri kalacak ve bu haliyle ölünün vücudu daha çabuk bir şekilde ölümsüz etlere bürünme fırsatı bulabilecekti. Bu arada etsiz kalan kemikler ise gömülürdü. İnanca göre kemikler yeni cennetlerinde bir yıl sonra ölümsüz bir ete bürünecekler. Bu yeni vücut, kendisinin içinde yeniden dirilecek olan imtiyazlıların ruhlarını ebediyete kadar taşıyacaktı. İmtiyazlılar sınıfının mensupları, vardıkları yeni mekanlarında, tanrılara fani Dünya’da ettikleri hizmetlerinden dolayı hakettikleri zevklerden istifade edebileceklerdi..

Ölüm olayı ve bu olay çerçevesinde geliştirilen kavramlar tabii ki böylesine basit değildirler. İnsanoğlunun geliştirdiği her kavramın bir anlamı, bir sebebi vardır. Bu sınıfsal cennet kavramı da böyledir. Hızlı bir kastlaşmaya veya en aşağısından feodallaşmaya doğru giden bir toplumun, dinsel düşünce alanında senyör ile serfi aynı kefeye koyması tabii ki düşünülemezdi. Göğe doğru hareketlenmede alalede insanlarla üst sınıflar arasına bir sınır konması, sistemin daha sağlam temeller üzerine oturtulmasına yardımcı olacaktı ve kuşkusuz öyle de oluyordu. Zarathuştra’nın Peygamberliği’ne kadar da herkes tanrıların katında edindiği yere razıydı. Serf yarı tanrı gözüyle baktığı sönyörle aynı cenneti paylaşmayı ”düşünmeyi bile” göze alamazdı. Yima’nın yeraltı kırallığının tek ahiret olduğu zamanlar bile aşırı kurban kesmenin insanların daha kolay bir şekilde bu dünyaya ulaşmasını sağlayacağı inancı da yoksul kesime konan bir engel olarak algılanmalıdır. Çünkü kurban edecek pek bir şeyi olmayanlar, bu kırallığa giden yollarda belki de ebediyen sürünmek zorunda kalacaklar, senyörlerle aynı mekanı paylaşmak imtiyazına eremeyeceklerdi. Zarathuştra bu sistemin temellerine vuruyordu ve zengin ile fakir arasında, kadın ile erkek arasında, kuvvetli ile zayıf arasında Ahura Mazda’nın nezdinde hiç kimsenin farkının bulunmadığını bildiriyordu. Kurban kesmeyi yasaklıyor, ölümden sonra yapılan hayırların ölüye yardımcı olamıyacağını söylüyordu ve bunun için de ülkeden ülkeye sürülüp duruyordu (bkz; Zarathuştra. 1995).

ölümden sonra kötü güçler’in rolü

Eski Aryanlar, can alan bir Kötü Güç’ün varlığına da inanırlardı. Sonradan Zurvanizm kanalıyla Zerdüştizm’e de geçen bu can alan kavramsal Kötü Güce; Astôvihât adı verilmişti. Astôvihât, ”Az” adındaki baş ifritin bu konudaki yardımcısı konumundadır. Baş İfrit Az’ın, kendisini insanoğluna üç yolla hissettirdiğine inanılırdı. Birinci yol (çıhrîk): İnsanların yaşamlarını sürdürmek için bağımlı oldukları gıda maddelerine ihtiyaç duymasını sağlamaktır, ki bu açlık ve susuzluk hissi şeklinde olur. Açlık duygusu, Aryan mitilojisunde hep ölümün en başta gelen sebebi olarak gösteriliyor. Doymazlık veya gözü doymazlık, insanları et yemeye ”dahi” itti. Bu ise onların ölümsüzlüğü kaybetmelerine yol açtı. Bir İslam düşünürü de şöyle der; ”hepimiz yemek yemekten dolayı öleceğiz”. İkinci yol (bê Cıhrîk): İnsanların seksüel birliktelik içinde olma arzusunu uyandırması yoluyla.. Bu, insanın kendi dışındakine (karşı cinse) fırlattığı kısa bir bakış sayesinde olur ve insanın tabii fonksiyonlarını bozmak suretiyle kendisini belli eder. Bu duygu da (yani karşı cinsi arzulama duygusu da), bakışı fırlatanın cinsiyetine göre iki alt manifestasyonla kendini belli eder. Birincisi; karşısındakinden alma, ikincisi; ona kendisini verme arzusu şeklinde olur (cinsel ilişki duygusu). Üçüncü yol ( Bêrõn haç çıhr): İnsanın gördüğü ve duyduğu şeylere sahip olma arzusu duyması şeklinde olur. Bu duygu da yukarıdaki diğer iki duygu gibi kendisini iki alt arzu ile belli eder; soygun yapma (çalma) ve ne yolla olursa olsun para kazanma hırsı..

Görüldüğü gibi, çok dolaylı yollarla da olsa, ölüm olayı bir arzu ifritine de bağlanıyor ve anlatılmak isteniyor ki; eğer insanoğlu nefsine hakim olup sinir sistemine sahip bir yaratığı (onun etini) yemeye kalkmasaydı, ölüm şimdi onlardan çok uzakta olurdu. Ama olan olmuş, insanoğlu Kötü Güc’e boynunu teslim etmişti bir kere...

Geçerken kaydedelim ki, Az’ın bir yardımcısı daha vardı; ilk kadın fahişe çêh (Avesta’da; Cahî) idi bu işbirlikçi. Bu Cêh ilk fahişe olması ve bu sıfatıyla ”Kötü Güçler”den biri olarak telakki edilmesi dolayısıyla önemlidir. Değerlendirmeler, evlilik dışı ilişkilerin Aryanlar’da bağışlanmaz bir suç olduğunu gösteriyor. Bu kadın, akıllarını çelmeye çalışmakla, Dürüst İnsanlar’ın ”en feci düşmanı” sayılıyordu. O, erkeklerin cinsel arzularını araştırırken, Ahriman (Angra Mainyu) onu red etmedi (bunu Ahriman’dan da istedi ve onunla gitti, ona uydu veya ona teslim oldu). Kutsal metinlere bakılırsa Cêh’in bilinmeyen biriyle ilişkisi vardı ve bu adam vasıtasıyla iffetli kadınların kirletilmesini sağlıyordu.. Cahî’nin sadece bir kavram olduğunu ve Az’ın şehevi arzu uyandırma hassasına uyduğunu tabii ki unutmayacağız. ”Şehvet insanları kör eder” derler. Dini bütün insanlara musallat olacak olan bir Cahî’nin, onların zayıflık veya bu Kötü Güc’e karşı hazırsızlıklığından yararlanmak suretiyle, akıllarını başlarından alıp günaha teşvik etmesi işten bile değildir.

Ölüm; çözülme

Zerdüşti düşüncesini temel alırsak, ölüm bir ayrışmadır. Maddi hayatın kesilmesidir. Önce tanu (kehrp) ve asta’dan oluşan maddi yapı çözünür. Bu yapıyı oluşturan elemanlar, Armaiti’ye yani yer anaya dönerler. Armaiti de bunu nihai çözümlemede (yani rehabilitasyondan sonra) İlahi Işığa katar. Daha açık bir deyişle, Kötü yenilgiye uğrayıp tecrit edildiğinde, Dünya rehabilitasyona uğratılıp geriye doğru tekrar İlahi Işığa çevrilir ve Tanrı’nın birliğine geri döner. Armaiti bu dönüşüm aşamasında,bağrında taşıdığı tüm diğer elemanları olduğu gibi, insan vücudunun maddi elemanlarını da çözümler. Bu kez maddeden İlahi Işığa doğru geri dönüş yolculuğuna çıkılacak, Tanrı’dan gelen tüm maddi ve ruhsal elemanlar, tekrar ve artık geri dönüşsüz bir şekilde Tanrı’ya döneceklerdir (Hristiyan inancında olduğu gibi; ”ondan geldik, ona döneceğiz”).

Eski Zarathuştracı inançta olduğu gibi, geç dönemin Zerdüştiliği’ne göre de, ruh ölünün başucundan üç gün ayrılmaz. Ölü, Zarathuştracı gelenekte; yıkanır, beyaz elbise giydirilir (kefenlenir) ve evinin kapısının eşiğinde; başı kuzeyde, ayakları güneyde ve yüzü Güneş’e dönük olmak üzere düz bir taşın üstüne konur.. Cesedin pozisyonu hariç, tıpkı İslamlar’ın yaptıkları gibi ve onlardan bin yıl öncesinden beri.. İlk üç günlük süre boyunca o, kendisini cehenneme sürüklemek isteyen Kötü Güçler’le mücadele edecektir. Bunlar; Köprü’nün başında oturan Vizareşa, can alan Kötü Güç; Aştõ-Vidhãtu ve aslında çift karekterli olan Vayu’nun Kötü bölümü.. Geç Zerdüşti inancına göre, bu kıyasıya mücadele esnasında ölünün ailesi, onun başucunda hiç sönmeyecek olan bir ateş yakar. Çünkü şer güçlerinin en çok korktukları şey aydınlıktır (bu her zaman böyledir).. Bu şer güçleri, maddi hayatlarında günah işlemiş olanların ruhlarını, Köprü’ye doğru olan gidişlerinde terörize ederler. Vizareşa kavramından İslami Eskatoloji’nin ”Münkir”’inin geliştirildiği sanılıyor. Zerdüşti inancına göre ölünün üç gün boyunca, ayrıldığı cesedinin başında beklediğini kaydetmiştik. İslamiyette de benzer bir süre söz konusudur. Al-Gazali’ye göre ölünün ruhu, ayrıldığı ceset daha henüz teneşirde yıkanırken, vücudu terkederek cennet ve cehennemi ”ziyaret” eder ve daha henüz yıkama işlemi bitmeden önce de vücudun başına geri döner. Bundan sonrasında ise ölünün ruhu otuz gün yaşadığı evin yakınında, bir yıl da mezarının yakınında kalır. Onun bundan sonraki mekanı kıyamete kadar bekleyeceği Ar’af’tır. Kısaca sürede anlaşamasalar bile, iki dinin mensupları da ruhun ”makul bir süre” bazı yerlerden ayrılmadığına inanırlar.

Zarathuştracı pratik ile geç Zerdüştilik arasında, pek çok detayda olduğu gibi, önemli bir uyuşmazlık daha vardır; ölünün gömülmesi.. Daha önce de bahsettiğimiz gibi, Eski Aryanlar göksel cennet kavramını geliştirdiklerinde ölülerini artık gömmemeye başlamışlardı. Bu gelenek Zarathuştra’nın tebliğ ettiği dinin zaferinden sonra geçici olarak terk edildi. Fakat, Magu din adamlarının bir bölümü, Medya’da bu geleneği inatla sürdürmüşlerdi. Pers Achaemenid Sülalesi döneminde tüm Aryanlar’ı aynı Tanrı etrafında toplamak için Ahura Mazda, bir nevi ”Resmi Tanrı” olarak olarak ilan edildi. Eski dinlerin Tanrılar’ı Zerdüştiler’in Avesta’sına teker teker geri dönmüşlerdi. Fakat ölülerin gömülmesi söz konusu olunca bir karmaşa hala yaşanıyordu. Grek Tarihçi Herodot, hem ölülerin açıkta bırakılmasına, hem de mumyalanarak gömülmesine şahit olmuştu. Bu iki gelenek Sasani dönemine kadar yanyana yaşadı. Fakat İran’ın bu yeni döneminde, Mani dininin Zerdüştizm’i bozmaya başlaması ile yönetim şiddetli tedbirler alma yoluna gitti. Bu meyanda ölülerin gömülmesi de yasaklandı. Bu yasak, o kadar sıkı bir şekilde uygulanıyordu ki, ölüsünü gömmeye kalkan Vezir Seoses canından olmuştu (idam edilerek öldürülmüştü). İşte Zerdüştizm’de ölünün kesin açıkta bırakılması sürecine böyle girilmişti.

ilk mükâfat ve ilk ceza

İslamlar’ın, kendi dinlerinden bin yıl daha eski olan Zerdüştilik ile aynı paralelde pek çok düşüncelere sahip olduklarını, Zerdüşti geleneklerinin çoğunu kendi dinlerini inşa etmek için sonuna kadar kullandıklarını daha önceki çalışmamızda da etraflıca ortaya koymuştuk (Bkz: Zarathustra, 1995). Geriye kalanlarını da bu çalışmamızın başından beri, yeri geldikçe sunuyoruz ve sunmaya da devam edeceğiz. Bunlardan biri de; insanın işlemiş olduğu günahlarının ve sevaplarının, ölümden sonra görebilir bir vücuda bürünerek kabirdeki ruhlarına görüneceğine dair olan inançlarıdır. Sevaplar çok temiz giyimli, güzel kokulu bir zatın kılığına girerek imanlı insanın kabrine gelirler. Bu zat, mü’min insanın ruhunu; yaşadığı sürece sebep olduğu sevaplardan dolayı genişlemiş olan kabrinde ziyaret ederken; ”ben senin sevaplarınım” diyerek kendisini tanıtır. Kafirleri ise; dar kabirlerinde korkunç ve pis kokulu bir adam kılığına girmiş olan günahları ziyaret eder ve ilk sözleri kötü bir beddua olur. Orta dönem Zerdüştileri’nde de benzer ziyaretler tarif edilir. Onlarda; günahlar ve sevaplar kadın kılığında mezar başına gelirler. Günahkârları, edepsiz ve yaşlı bir kadın kılığına girmiş olan günahları ziyaret eder. Bu ziyaret, cesetlerinin başında bekleyen ruhlara yapılır. Artâ-i Vîraf Nama’ya göre bu kadın; çıplak, çökmüş, ağzı açık (vaşâtak), çarpık bacaklı, efkardan beli bükülmüş, vücudu tıpkı korkunç ve zararlı bir yaratık gibi sınırsız bir şekilde beneklenmiş (akanarak-darım), çok pis ve çok pis kokulu bir kadındır. Kadın, ölüye; ”ben senin kötü emel ve eylemlerin yüzünden böyleyim” der. Sevaplar ise, bunun tam aksine çok güzel, 15 yaşında, dinç, mutlu, düzgün fizikli, parlak tenli ve güzel kokulu bir kadın şeklindedirler. Bu güzel kadın konseptinin İslamlar’da ”Huri” kavramının geliştirilmesine yol açtığı sanılıyor. Her ne olursa olsun, her iki inanç sisteminde de insanların maddi dünyada işledikleri fiilleri, kabirleri başında kendilerini karşılar.

cennet ve cehennem

İslam’da ruh, Kıyamet Günü’ne kadar Araf’ta beklemeye alınırken, Zerdüştiler’de ferdi hesaplaşma (judicium particulare) ölümün dördüncü günü gerçekleşir. Çünkü Zerdüştiler’in kıyamet anlayışında fertler Kıyamet Günü’nde artık işlerini bitirmiş, Kötü’nün ruhlarına bulaştırdığı tüm pisliklerden arınmış olacaklardır. Günahkârların ”misafir” kaldıkları Cehennem, onların ruhlarını tüm kötülüklerden temizlemiştir. Kıyamet veya Zarathuştracı tabiriyle ”Evrensel Hesaplaşma” (judicium universale), Maddi Dünya’nın tüm elemanlarıyla Angra Mainyu ve onun veçhelerinden temizlenmesi için kopacaktır veya cereyan edecektir. O gün, tüm Maddi Dünya’nın yüzeyini, erimiş kızgın bir metal seli süpürüp temizleyecektir. İmanlı kişiler ve İyi’nin veçheleri, bu selin yüzeyini ılık ve sığ bir suyu geçer gibi kat edecekken, Kötü ve yandaşları bu selin altında kalıp yok olacaklardır. O zaman dünya büyük dönüşümünü gerçekleştirerek; kötüden azade, sonsuz bir cennete dönüşecektir. İslam’da cehennemin fonksiyonu hiç bir şekilde bitmez. Orası; Kelime-i Şahadet getirmeyen kâfirlerin ebedi istirahatgâhıdır. Çünkü İslami düşünce sisteminde Kötü istese de yok edilmeyecektir. İslamlar Evren’in Rehabilitasyonu gibi bir düşünceye sahip olmadıkları için, ebediyen var olacak olan bir işkencehaneye ihtiyaçları vardır. İslam düşüncesine göre bu işkencehanede iblis ve onun yandaşları ebediyen yanmalıdırlar..İblis’in hayatı için sınırlanmış bir zamanın, İslam düşüncesinde yeri olamaz. çünkü o, ebediyen işkence görmek için, cehennemin en şeddit azabını tatmak için yaşamalıdır.

Zerdüştilik’te cennet ve cehennem kavramı belli bir felsefe çerçevesinde doğmuştur. Bu kavramlar, kaynaklarını ”yaradılış teorisi”nden alırlar. Yaradılıştan önceki sonsuz karanlık, ölümden sonra günahkârların karşısına cehennem olarak çıkıyor, ki bu şaşırtıcı değildir. Zertüştiliğin, giderek Zarathuştracılığın felsefesini bir bütün olarak kavradığımızda bu tip bir cehennemden başka bir cehennem kavramının düşünülemeyeceği ortadadır. Kuşkusuz, Aryanların yaşadığı orijinal ülkenin soğuk olması gibi basit bir sebepten olayı cehennem konseptinin böyle geliştirildiğini söyleyerek bu ”soğuk ve karanlık cehennem” olayının izahını yapmak, doğruluk payı olsa da, yine de biraz kolaycılıktır. Onları böylesine bir cehennem kavramına götüren, Kötü’nün düşünsel orijinal mekanının böylesine karanlık, soğuk, kuru ve kasvetli bir mekan olarak tasavvur edilmesinden dolayıdır. Onları böylesine bir tasavvura götüren gerçek sebebi tam olarak bilmiyoruz.

Daha önce belirttiğimiz gibi, Angra Mainyu ve onun veçheleri tarafından insanıların vücutlarına onları günaha teşvik etmek için içsel bir ateş yerleştirilmişti. Bu durumda günahkâr insanlar bu günahlarından temizlenmek için, vücutlarında taşıdıkları ve Kötü’nün ektiği o ateşten kurtulmalıydılar. O ateş ise ancak orijinal mekanına veya sahiplerine geri bırakılarak vücuttan atılabilirdi. Bunun için insanların Kötü Güçler tarafından cehenneme sürüklenmelerine, oradaki ortamdan doğan geçici bir işkence çekmeleri elzemdir. Orası, karanlıktan daha karanlık, pis kokulu, kuru ve kasvetlidir. İnsanlar orada temizlenirler. Temizlik gerçekleşince, yani insanlar günahlarından arınınca artık hiç bir şey onların ebedi cennete ”dönmelerine” mani olamaz. Cennet ise, yine Zerdüşti felsefesinden kolaylıkla anlaşılacağı veçhiyle, yaradılış olayı başlamadan önceki Sonsuz İlahi Işık’tan başka bir şey değildir. O; aydınlıktır, nemlidir, neşe doludur ve mis gibi bir kokusu vardır.. Zaten insanlar oraya Tanrı’nın bir parçası, onu bütünleyen bir parça olarak girerler.

Oysa İslam felsefesinde insanlar işledikleri günahları nisbetinde, ama eğer af edilmemişlerse cehennem azabı çekerler. İslamlar cehennemi resmen bir işkencehane olarak tasavvur ederler. O, yakıtı ”insanlar ve taşlar olan dehşetli bir ateş”tir. Münkirlere ”göklerin kapıları ebediyen açılmaz”. Cehennemde ”irinli sular vardır”. Münkirlere orada ”bu sudan içirilecektir”. Münkirin ”Her tarafından ölüm gelecek, fakat ölmeyecektir”. ”Cehennemin yedi kapısı vardır”. ”Bir de onlar (günahkârlar) için demir kamçılar vardır”. ”Cehennemlikler, tomurcukları şeytanların başları gibi olan ve cehennemin dibinden çıkan zakkum ağacından yiyecekler” vs.. Bu konuda İslamın Kutsal Kitabı müthiş bir terrör estirmeyi uygun bulmuştur. İslam’ın cehennem kavramının bir diğer özelliği, kâfirler için ebediyen varlığını sürdürecek olmasıdır. Onlara her nedense büyük bir kin besleniliyor. Cennet kavramı, tam tersine insanların tüm fantazilerine cevap verecek bir şekilde tahayyül edilmiştir. Orada kendilerini ”ne cinlerin ne de insanların dokunduğu huriler” beklemektedirler. Cennetlerin (bunlar dört tanedirler) ”altlarından ırmaklar akar”. Orada ”Kadehler dopdoludur”. ”Hurilerin elbiseleri yarı saydamdır” vs..

köprü

Aryan Mitolojisi’nin Zarathuştra öncesi formülasyonunda, ölümden sonra ruhların üstünden geçip cennete gittikleri bir köprü kavramı gelişmişti. Peygamber bu köprü fikrine mantıki bir öz kazandırarak Çinvat Pereto kavramına vardı. Çinvat Pereto, Zarathuştra’nın düşünce sisteminde, hem fakirlerin hem de zenginlerin, birinci hayatlarındaki (maddi dünyadaki) fiillerinden dolayı eşit bir şekilde yargılanacakları bir yerdir. O, artık üst sınıfların cennete gitmek için kullandıkları bir enstrüman olmaktan çıkarılmıştı. Bu köprüden geçmek zorunda olan tüm insanlar için son kararı verecek olan tek yargıç, Ahura Mazda’dır. Mazda, orada veçhelerinden Aşa, Vohu Manah ve Xşathra vasıtasıyla bilge olanı (yani Aşavan olanı), bilge olmayandan (yani Drugvant’tan) ayırır. Mazda, son değerlendirmeyi hiç bir tanrısal varlığa terk etmez. Yasna; 46,10 (ki bu yasna Gathalar sınıfına girer,yani bunlar kesin olarak Peygamber’in vazettiği sözlerdir), Zarathuştra’nın kendisinin de hesap yerinde bulunacağını, ümmeti için yalvaracağını kaydeder (günah ve sevabı tam eşit olanlar için). Zarathuştra, ayrıca insanların günlük günah ve sevap ”defterleri”ndeki kayıtlar için de Köprü’de bilirkişi rolünü üstlenecektir. Burada sevapları ağır basanlar cennete, günahları ağır basanlar ise temizlenmek üzere cehenneme gönderilirler. Günah ve sevapları tam eşit olanlar ise takdiri Ahura Mazda’ya kalmak üzere Hamistakan’da bekletilirler.

Köprü ve Köprü’de yargılama çok karmaşık bir konudur. Gathalar’da -Zarathuştra’nın anlatış şeklinden anlaşıldığı kadarıyla- bu yargılama olayı, insanların konuyu daha iyi anlamaları için onların bilebileceği veya kavrayabileceği şekildeki sözcüklerle anlatılmıştır. Ama asıl anlatılmak istenen de öyle sanıldığı kadar gizlenmemiştir. Yargılama olayı aslında yine insanın kendi iç dünyası ile hesaplaşmasıdır. Köprü’de günahlar ve sevaplar, bir şekilde somut vücut kazanarak insanı karşılayacaklardır. Yasna; 51,13’te (Gatha) anlatıldığı kadarıyla, günahkâr insanın daenası, Köprü’de onu (günahkârı) cennete (bu cennet sözcüğünü sık sık kullanmamız, Ortadoğu kaynaklı dinlerin öğretileri ile şartlanmış olan Yahudi, Hristiyan ve Müslümanlar’ın olaya daha kolay konsantre olmalarını sağlamak içindir) götürecek olan Doğru Yol’un ”gerçekliğini” yıkmıştır. O, orada şaşkındır.. Onun dili ve eylemleri kendisi için gidilecek bir ışıklı yer bırakmamıştır. Yasna; 32,15 (Gatha) ise bu tip günahkârlardan, imanlı insanların uzaklaştırılacağını, bu imanlı insanların Vohu Manah’ın evine (cennete) götürüleceğini kaydeder. Görüldüğü gibi köprü, judicium particulare için önemli bir yol ayırımıdır. Burada diğer dinlerin göstermeye çalıştığı -neredeyse- somut bir mahkemeleşme olayı yoktur. İnsanın cehennemi de insanın kendi daenasıdır. Kürt atasözünde anlatıldığı gibi; ”kurmê darê jı darêye”.. İşlediğin suçlar bir insan olarak sana dönecek, seni işkence edecektir. Cezalandırmanın işkencesi kendi içindedir. Suç ikinci hayat devam ettiği sürece (yani genel rehabilitasyondan önce) her an karşındadır. Tekrarlanan; ”ben senin günahlarınım” sözleri ile, ölümsüz olan ruhsal bölgelerin eziyet çekeceklerdir.

ölümden sonraki hesaplaşma

Avesta’nın Gathalar dışındaki bölümlerinde, -ki bunlar ya Zarathuştra’dan önce, ya da onun ölümünden sonra şekillenmişlerdir-, ölümden sonrası çok daha detaylı bir şekilde yer alır. Ölümden itibaren ölünün ruhunun macerasının anlatıldığı kutsal kitabın bu bölümlerindeki detaylara girmeden, ama okuyucuya yeterli kaynak sağlayarak konuyu sunacağız.

Zerdüşti inancına göre, ölüm denilen ayrışma sürecinden sonraki ilk dakikalarda ruh, gitmesi ihtimal dahilinde bulunan cennet ve cehenneme doğru çok kısa bir geziye çıkar ve derhal ayrıldığı cesedinin başına döner. Bu, Müslüman düşünürü al-Gazali’nin; İslam düşüncesine göre ölünün ”ilk uğrakları” ile ilgili olarak yukarıda aktardığımız görüşleri ile çakışır. Zerdüştiler, ölülerin ceza veya mükafatlarının bir kısmını hemen ilk üç gün içinde almaya başlayacaklarını söylerler. Eğer kişi mü’min ise, ruhu ilk gün ”İyi Söz”’de oturur (Viştasp Yaşt, 54). Aynı gün, göğün en yakın bölümü sayılan ”yıldızlar’ın Yolu’”nda (Star pâyak’ta) bulunan Hûmat Cenneti’nden (doğru düşünce cennetinden) istifade eder (Yaşt; 22,15). İkinci gün, doğru eylemde oturur ve ”Ay Yolu’”nda (Mâh Pâyak’ta) bulunan Hûxt Cenneti’nden (doğru söz cennetinden) istifade eder. Üçüncü gün, Yol Ayırımı’ndadır (patham paytı vî- çarena) ve Hvarşt Cenneti’nden (doğru eylem cennetinden) istifade eder. Günahkârlar ise tersine kötü düşünce (duşhûmatõ), kötü söz (duşhûxtõ) ve kötü eylem (duşhûvarştõ) adı verilen cehennemlerde ilk azabı tadarlar. Müslümanlar’da da benzer bir azap vardır ki buna ”kabir azabı” deniliyor. Mü’minler’in son yolculukları, sonsuz bir ışıktan ibaret olan Garô-nmânem’e (Garôthmân’a, Pehl; Vahita’ya) doğru iken, günahkârlar sonsuz bir karanlıktan ibaret olan ”Daêvêng’”e (Pehl; târiktûm’a) yani günahtan arındırılma yeri olan cehenneme gönderilirler. Bu sonuncular dördüncü kat cennet ve cehennemdirler, ki buralara ancak Köprü’deki ferdi hesaplaşmadan sonra gidilir.

İnsanlar öldüklerinde, kendilerini hem Kötü Güçler hem de İyiler karşılar. Bunu daha önce de açıklamıştık. Onları karşılayan Kötüler; can alan Aştõ-Vidhãtu, Kötü karekterli Vayu ve Vizareşa’dır. Vizareşa hemen o anda yeni gelen ölünün boynuna bir kement atar. Eğer insan mü’min ise, kement hükümsüz kalır ve parçalanır. Günahkârlar ise kemende teslim olurlar ve Vizareşa onu yukarıda bahsettiğimiz ilk azapları tatmak üzere götürür. İnsanların ilk azap ve mükâfatlarından sonra, yani üçüncü gün; ”karanlığın Kötüleri” çekilip, ”İyi’nin Güneşi” (burada kastedilen Mithra’dır) bütün parlaklığı ile ortalığı aydınlattığında, yani bãmyã’da=şafak’ta, mü’minler için ferdi hesaplaşmanın büyük anı başlar. Mü’minlerin ruhlarına (ãsnaoiti), Haraiti Dağı’nın tepesini aşarak hesaplaşma yerine gidinceye kadar, 15 yaşındaki bir bakire şekline girmiş olan sevapları eşlik eder (vîdhãrayeiti desteklik eder). Günahkârların ruhlarını (agem) ise, Vizareşa zincirle oraya sürükler (nizarşaite).

Hesaplaşma yerinde başyargıç, Kudretli Yazata Mithra’dır. O, bütün süreci hiç bir haksızlık olmaması için, iki yardımcısı ile birlikte takip edecektir. Greklerin aynı paraleldeki tanrıları olan; Minos, Aeacus ve Rhadamanthys’le aynı fonksiyonları yerine getiren Aryan triadının diğer elemanları; Sraoşa ve Raşnu’dur. Aynı üçlü; Srõş, Xõştag ve Padvaxtag adlarıyla Mani Dini’ne de girmiştir. Zerdüştilik’te bu üçlünün son iki elemanı da çok önemlidirler. Bunlardan Raşnu (ki adı aydınlık anlamına geliyor), ”razişta” sıfatı ile anılır. Razişta, ”yani en dürüst” anlamına gelen bu sıfatıyla Raşnu, elindeki teorik ”altından yapılmış sarı terazisi”yle (teraçuk-i zart-i zarîn) günahlarla sevapları büyük bir dikkatle karşılaştırır. Hiç bir haksızlık vukubulamaz bu ölçme işleminde. Bu ferdi hesaplaşma anında hiç bir Mainyu (dva Mainyu) tartışmaya (rêna’ya) katılamaz. Ama Avesta’nın incelenmesinden çıkan sonuç, Angra Mainyu’nun; Yargılama Sandalyesi’nde ruhları suçlayıcı bir tavır takındığını, Spenta Mainyu’nun ise nötr kaldığını söyleyebiliriz.

Hesaplaşma Sandalyesi’nde ölünün ruhunu erdem ve günahlarına göre üç sonuç bekler. Ya günahları ağır basacaktır ki bu durumda o, Vizareşa tarafından cehenneme giden yola sürüklenecektir. Zurvan tarafından inşa edilen bu yol’a (dikkat; bu bir yaratma değildir!) ”yaşça” deniliyor. Bu yol, Ahura Mazda’nın yarattığı Çinvat Köprüsü üzerindedir. Aksine eğer ruhun sevapları ağır basacaksa, o zaman yine Zurvan (Zaman) tarafından inşa edilen ve cennete açılan diğer ”yaşça”ya, bu kez Sraoşa’nın desteğinde bakire şekline girmiş olan sevapları tarafından taşınır. Üçüncü ihtimal ise günah ve sevapların eşit olması durumudur. Ruh, böyle bir durumda hamestakân’a (hême-myãsaitê’ye) taşınır. O, burada hiç bir işkence ve hazzı tatmaz. Burası ne cennettir, ne de cehennem. Kendisini orada etkiliyebilecek olan tek şey, yerle gök arasında bulunan hême-myãsaitê’de meydana gelebilecek olan tabii atmosfer değişiklikleridir (hafif soğuklar, ılık sıcaklar).

soaşyant ve rehabilitasyon

Dinin Tebliği’nin üzerinden 2971 (A.R.) geçtikten, ya da Milattan; 2341 yıl sonra, ”Sınırlanmış Zaman”’ın son mucizesi cereyan edecektir. O sırada (son) Zerdüşti takviminin onikibininci yılının üstünden 30 kış geçmeden (arânakõ) bir Bakire (kanig) bir göle yüzmek üzere girer. Bu kızın adı; ”İyi Bir Babası Olan” şeklinde çevrilebilecek olan; (Vanghu-fedhri) olacaktır. Kız, bu gölün suyundan bir avuç içtiğinde, orada uzun süreden beri 99.999 Fravaşi tarafından korunan Zarathuştra’nın tohumlarını da birlikte alacak ve gebe kalacaktır. Aslında bu gebe kalınan çocuk, Zarathuştra ve Karısı Hvovi’nin son çocuklarıdır. Bu gebelik sonucu Kutsal Bakire Vanghu-fedhri, Zarathuştra’nın oğlunun, yani ”Uxşyad-nemangh”’ın anası olacaktır. Kız daha önce hiç bir erkekle ilişkide bulunmamış olacak ve doğumdan sonra da böylesine bir ilişkide bulunmayacaktır. Bu çocuk, dünya’nın inmesini beklediği Soaşyant’tır. Bazı kaynaklar Zerdüşt’ün, Uxşyad-nemangh’tan başka iki çocuğu daha olacağını bildirirler. Bunlardan biri Uxşyad’dan önce ve aynı yolla doğacak olan Ôşêhar, diğeri ise en sonuncusu olacak olan Soaşyant..

Zerdüştiler Dünya’nın sonunun geleceğine dair bir çok işaretin verileceğine inanırlar. Bu işaretlerin en önemlilerinden biri hakkında şöyle bir betimleme var: Dünya’nın sonuna doğru, her üç insandan birinin ruhunu Kötü Güçlere teslim ettiği bir dönem gelecektir, ki bu dönem kıyametin en önemli işaretidir. İkinci önemli işareti Bundahışn şöyle verir (Bd; 30,1-4): İnsanlar önce et ve süt gibi gıdaları almaktan imtina edecekler. Sonra sıra ekmek yememeye gelecektir. Ölüm tümden yaklaştığında artık sadece su içmekle yetiniyor olacaklardır. En nihayet on yıl su dahil hiç bir gıda almamaya başlayacaklar. On yıl bittiğinde ise Soaşyant doğacaktır. Bu son uyarıcı 30 yaşına erdiğinde (Dinkard; VII, 21) O’nun Peygamberliği’nin işareti olarak güneş otuz gün süresince gökyüzünün tam ortasında yirmi gün yirmi gece asılı kalacak ve bu süre içerisinde dünyanın her tarafını eşit bir şekilde aydınlatacaktır.

Yenilenme; yine geç döneme ait bazı Zerdüşti yayınlarını esas alırsak, Soaşyant otuz yaşına erdiğinde başlıyacaktır. Bunun ilk işareti olarak Güneş, 30 gün süreyle gökyüzünün tam ortasında asılı kalır (yıl; AR, 3001. fakat bazı kaynaklar bunu Soaşyant’ın doğum yılı olarak kabul ederler). Zerdüşti Yayınlar’ın ekserisi, topyekûn yenilenmenin (Fraşkard’ın), her halukârda Soaşyant 57 yaşına erdiğinde başlayacağını kaydederler. O zamana kadar bu yeni ve Son Peygamber, kötü düşünceyi tümden tecrit edecektir. Ahura Mazda’nın (ki geç Zerdüşti yayınlarda Ohrmazd olarak geçer) kendisi, direkt olarak yeniden dirilmenin tüm safhalarını organize etmez. O, bu görevi belli sınırlar dahilinde Soaşyant’a devretmiştir. İnsan soyunun günahtan azade olan bu son ferdi, ilk olarak, günah işlemeden ölen ilk insan olan Gayõmart’ın kemiklerinin mezarından çıkmasını ve yeniden bir vücudu oluşturacak biçimde toparlanmalarını sağlayacaktır. Ondan sonra sıra, günah işlemeyi öğrenen ilk insan çifti olan Maşyê ve Maşyãnê’ye gelecektir. Bu işlem, Soaşyant peygamberlikteki 57. yılını tamamlayıcaya kadar sürer. Bazı yayınlar bu işlemin O, 57 yaşına gelince tamamlanacağını kaydederler..

İnanca göre, Soaşyant sadece insanların şuraya buraya dağılmış olan parçalarını toplayabilecek bir yeteneğe sahiptir. Bu toplanmış olan parçaların yeniden şekillenmesi (advenak) ise onu aşar. Şekillendirme, Ohrmazd’ın işidir. Böylece vücutla ruh yeniden buluşacaktır, fakat bu kez ölümsüzlük gibi bir sıfat taşıyarak.. Bunun için, Göksel Boğa (Hadhayans) Homa sunulan en son dinsel törende kurban edilir, onun yağından ”Beyaz Homa” imal edilerek ölümsüzlük iksiri hazırlanır ve her insana içirilir. İşte yukarıda söz konusu ettiğimiz ölümsüzlük, son bir ilahi törenle, her insana Beyaz Homa’dan elde edilen hayat iksiri dağıtılarak verilir. Bu iksiri içen insanlar, artık geri bir dönüşsüz bir şekilde ölümsüzleşecektirler (Hamê-sût).

Fakat bu, sadece Son Dönem Zerdüştiliği’ni şekillendiren bir kısım magu din adamının geliştirdiği bir betimlemedir. Daha orijinal bir betimlemede ise, Genel Rehabilitasyon’dan sonra insan bedeninin tümüyle İlahi Işığa dönüşeceğine inanıldığından, kemikleri tekrar ebedi vücudun çatısı halinde düşünme fikrine yer verilmez. O aşamada Tanrı’nın İradesi ile istenen şey, ölmezlik kazanmış olan bu ruhları Mutlak Ruh’a (Daena) katmaktır. Bunun için son canlı olarak kabul edilen göksel boğanın dinsel bir törenle kurban edilmesi gerekir (bu göksel boğanın kavramsal bir boğa olduğunu unutmadan olaya bakınız). Tanrı bu İlahi son töreni gerçekleştirmek için Beyaz Homa’yı başrahip olarak görevlendirir. Beyaz Homa’nın bu iş için görevlendirilecek olmasının sebebi, hayatı ilk kez O’nun Gaokerena Ağacı içerisinde dünyaya taşımasıdır. Madem hayat onunla yeryüzüne taşınmıştı, onun yöneteceği bir kurban töreni ile (Mutlak Daena’ya) geri alınmalıydı. Hem, Homa çok hızlı bir öldürücü olduğu ve bundan dolayı kurban edilecek olan son canlı Hadhayans’ı acı vermeden kurban edeceği için de bu son dini törenin Zaotar’ı (baş rahip) olarak tayin edilecektir. Çünkü böylesi bir töreni ancak ”törensel temizlik içindeki temiz biri” (anahitem anahitu) yönetebilirdi ki bu Beyaz Homa’dan başkası olamazdı. Kurban işleminin sonunda Beyaz Homa ölümsüzlük sıvısına dönüşturülür ve her bir insana dağıtılarak ölümsüzleştirilir. Bir diğer anlatılış biçiminde ise Beyaz Homa’nın bu Göksel Boğa’nın yağından elde edileceğine yer verilir.

Fakat Evren’in Genel Rehabilitasyonu o kadar basit bir kavram değildir. O, yaşanacak belli bir evrim sonucu varılacak olan nihai istasyondur. Bu evrimsel değişim sürecine ”patvadışn ı õ Fraşkard” denir. Buna göre tecriti veya yokedilmesi kaçınılmaz olan Angra Mainyu’nun mukadder sonu yaşanırken, tüm evren topyekûn bir yenilenme sürecine girecektir. ”Patvadışn ı õ Fraşkard”’ın son aşaması olan ”Nihai Vücut”’a (Tan ı pasên’e), bazı aşamaları geçerek varılır. Nihai Vücut, sadece insanlara has bir nihai vücut değildir. Tüm yaratıkların geçireceği değişim sonucu içinde yer alacakları ve başlangıçtaki İyi’nin Mekanı’nın aynısı olan bir vücuttur bu. Bilindiği gibi önce İlahi Işık vardı. Bu ışık Kötü ile mücadelede zorunlu bir aşama olarak maddileşti ve ilk olarak Makro Kozmos oluştu. Bunu oluşturan dört element, çeşitli kombinasyonlarla bildiğimiz hayatın ve insanın oluşmasını sağladı (Mikro Kozmos). Nihai Vücud’a doğru giderken bu bireylerin ve diğer maddi varlıkların tümünün entegre olması söz konusudur. Önce tek tek bireyler kendi kendilerinin mana dünyasındaki bütünlüklerini oluştururlar. Sonra bireyler çevrelerindeki diğer bireylerle birleşip mana dünyasının birey guruplarının birliğini yaratırlar. Yani bunlar birleşerek bir tek irade oluşturulurlar. Daha sonra her ulusun tüm birey gurupları birleşerek birleşik bir irade oluştururlar. En nihayet tüm insaniyet birleşerek tek bir irade haline gelir. Bu birleşik irade, zekâ sahibi yaratıkların birleşik iradesidir.

Büyük Hesaplaşma’ya (yani Kötü Güçler’in tümden yok olmasına) üç gün kala cennet ve cehennem boşaltılır. Cehennemdeki insanların günahları temizlenmiştir. ”Kötü” ve yandaşları artık tecrit edilmişlerdir. Fakat bazı Zerdüşti yayınlar bu üç günün günahkârlar için cehennemde işkence, mü’minler için ise cennette zevk içinde geçeceğini kaydederler. Bu arada, yer yükselerek göğe yaklaşır. Materyal dünya ile ruhsal dünya arasındaki makas ağzı daralmıştır. Madde ruha, ruh maddeye bürünmüştür (bir elbise giyer gibi). Geriye; evrenin oluşum süreci sırasındaki ”Karışım” aşamasına doğru bir gidiştir bu. Çok yükselen sıcaklıktan dolayı, dağlar eriyip düz ovaya dönüşmüşlerdir. Giderek artan sıcaklık, maddi dünyadaki tüm metalleri eritecektir. Bu eriyik tüm dünyanın yüzeyine yayılarak işlenmiş günah adına ne varsa siler süpürecek ve tüm maddi dünyayı arındıracaktır. Bazı kaynaklar, insanların bu kızgın lav denizi üzerinde yürümek zorunda olacaklarını kaydederler. Bu yürüyüşte kızgın yüzey, müminlerce ılık bir süt gibi algılanırken, günahkârlar yüzeyin tüm sıcaklığını hissedeceklerdir. Dünya artık ”buzsuz ve yokuşsuz düz bir ovadır”. Bu sıcaklık, Çinvat Köprüsü’nü desteklediği farzedilen ”Çakât-i Dâitik” adlı dağı da eritmiştir. Zaten Köprü de artık işlevini yitirmiş bulunuyor olacaktır. İslam’ın kutsal kitabı Kur’an-ı Kerim’de de aynı paralelde kayıtlar bulunuyor (Tâhâ; 105-107): ”Bir de sana dağların (kıyamet günündeki halini) sorarlar. De ki: ’Rabbim onları ufalayıp savuracaktır.’ ’Yerlerini dümdüz, bomboş bırakacaktır.’ ’Onlarda ne bir iniş ne de bir yokuş göremeyeceksin.’ İslam düşünürleri de Zerdüştilerin bahsettiği mahşeri sıcağı türlü vesilelerle kaydederler. Güneş, dünyaya bir kolun uzaklığı kadar bir mesafeye kadar incektir. Böylece sıcaklık normalin yetmiş misli bir yüksekliğe erecektir.

kötü’nün akibeti

Angra Mainyu ve onun veçhelerinin tecritten sonraki akibetleri, Zerdüştilik’te çok önemli felsefi tartışmalara yol açmıştır. Bu Kötü Güçler’in güçsüzleştirilecekleri kesin olmasına kesindir, ama iş onları tamamen imhaya gelince bu tartışma götürür. Bu konudaki tartışmalarda Zerdüştiler’in ”Evren’de hiç bir şey yok edilemez ve yoktan var edilemez” prensibine ne kadar sıkıca bağlı olduklarını görürüz. Kötü’nün akibeti konusunda iki görüş çarpışır. Birincisi; Ahriman (Angra Mainyu), Aydınlıklar Evreni’ne sızdığı delikten gerisin geri geldiği cehennemî mekânına postalanacaktır. Ama bu kez geri dönüşsüz bir şekilde ve tam anlamıyla bilinçten mahrum bırakılarak. Bu, pratikte onu ve onun vechelerini öldürmekle aynı anlama geliyor. İkinci görüş biraz daha karmaşıktır. Zat-sparam’ın kardeşi Mãnuşçihr’in çok iyi yorumladığı bu görüşe göre; Ohrmaz ve Ahriman’ın ikisi de birer özdektirler. Bundan dolayı onlar imha edilemezler. Çünkü özdek de, tıpkı maddi olan elementler gibi, hiç bir şekilde yok edilemez. Fakat Ahriman ve onun veçheleri yine de inaktive edileceklerdir. Bu inaktivasyon işlemi, tıpkı insanların ölümüne benzeyecektir. Bilindiği gibi Zerdüşti inancına göre ölüm denilen ayrışma olayı ile insanı ve diğer canlı yaratıkları oluşturan hiç bir yapı elemanı (maddi olsun, ruhsal olsun) yok olmaz. Ahriman tabii ki maddi bir varlık değildir. Ama ruhsal bir varlık olmasına rağmen O da bir ”karma”dır. Tıpkı bir ölünün tüm yapı elemanlarının dağılması gibi yani; aste, tanu ve diğer ruhsal alanların dağılmaları gibi, Büyük Hesaplaşma’dan sonra Ahriman’ın yetenekleri de aynı şekilde darmadağınık hale geleceklerdir. Bu muazzam dağılma sonucu yetenekleri, kendi tabiatları gereği, biribirlerini yok edecek, sonuçta Ahriman tümden uyuşukluğa gark olacak, tüm aktivitesi duracak ve hareketsiz kalacaktır. Bu hareketsiz artıklar Evren’in dışına çekildikten sonra Kötü saf dışı kalacaktır.

Peki bu dağılma durup dururken mi olacaktır? Hayır diyor Zerdüştiler.. Bunda anahtar yine insandır. Soaşyant’ın doğuşu ve insanların ruhsal bölgelerinde Kötü’nün tecritinden sonra, yeryüzünde maddi hayat anlamsızlaşıp sona erecektir. Çünkü maddi hayat, Kötü’ye karşı savaşta bir enstrüment olarak başlatılmıştı. Ahriman’la onun birer organı konumundaki yandaşlarının tecrit edilmesi sonucu bu görev bitecektir. İnsanlar bundan böyle kötü’nün ulaşamayacağı bir temizlikte olacaklar ve ölümsüzlük kazanacaklardır. Artık Ahriman’ın şahsında gerçekleşmiş olan ”Kötü Güçler’in İyi’ye karşı geçici ittifakı” bozulacaktır ve öyle de olması gerekir. Çünkü bu ittifak, en büyük düşmanları olan insanları bozmak gibi bir amaçla oluşmuştu.

Onların doğalarında; Ohrmazd’ın yarattığı varlıkları; sahtecilik ve yalanlarla biribirlerine karşı teşvik etme sıfatı esastır. Hırs ve Nefret Cini (Aeşma), fitnecidir ve çatışmaları teşvik etmeden duramaz. Eğer çatıştıracak bazı Mü’min insanları bulamazsa, bu kez günahkarları çatıştırır. Onları bulamazsa bu kez Kötü Güçler’i biribirlerine kırdırır. Şimdi artık ne Mü’min ne de günahkar, ellerinin altında çatıştıracak hiç bir insan kalmamıştır. Tek bir ihtimal kalıyordu; biribirleri ile çatışmak.. Onların; saldırı, işkence, fitnecilik ve parçalama vs gibi doğal sıfatları bu kez biribirlerine karşı çevrilecektir. Biribirlerini (ruhsal anlamda) vurmaya, paralamaya, kesmeye ve bozmaya başlayacaklar. İçinde ”tutuklu bulundukları” Işıklı Evren’de bir yandan kendi tabiatlarından ileri gelen kendi kendilerini yok etme faaliyeti, öte yandan da Ohrmazd’ın şahsında birleşen İyi’nin birleşik Xvarr’ı Ahriman ittifakını tamaman felce uğratacaktır. Bu ”hareketsiz ve bilinçsiz ölü” Evren’in dışına atıldığında, rehabilitasyon tamamlanmış olacaktır.

Her şey hızla eskiye döner. Ama bir eksiği ile, o da şu; Evren’in bir köşesinde artık birşeyler kollayan Angra Mainyu yoktur.. ”Sonlu Zaman” biter. İyi, Sonsuz bir Işık’tan ibaret olan mekanında rahattır. İnsan denilen masala gelince; O, Sonsuz Işık’tan gelmiş, Sonsuz Işığa dönmüştür. Tıpkı İslamların dediği gibi; ”topraktan geldik, toprağa döneceğiz”.. Ama Zerdüşti’nin düşünde çamur değil ışık vardır, tanrı ile birleşerek tanrılaşmak vardır.. ”En-el Haq!”