Sirac Kekuyon Kimdir?


Kürt Tarihi'nde bilinmeyen bir sayfa; Uzun Yürüyüş

Kürt Tarihi pekçok kaynakta sadece makro düzeyde ele alındığı için, pek sayfası karanlıkta kalıyor, es geçiliyor. Oysa Siwon'da başlayan ve Kürdistan'ın Fransız işgali altındaki 'Binî Xêtî=Binê Xetê' kesiminde biten 600 Kilometreyi bulan Büyük Yürüyüşü, Mustafa Barzani'nin Barzan'dan başlatıp, Sovyetler Birliği'nde bitirdiği uzun yürüyüşten çok daha riskli, çok daha tehlikeli, çok daha bahsedilmeye değer bir Direniş'ti. Çok daha riskliydi, çünkü; bu yürüyüşe sadece savaşçı erkekler değil, kadın ve çocuklarda katılmışlardı. Oysa Barzanı'nin uzun yürüyüşüne sadece gönüllü ve her şarta dayanıklı, gözüpek erkek savaşçılar katılmıştı. Çok daha tehlikeliydi, çünkü; bu yürüyüş güzergahı, Türk Devleti'nin Kürdistan'da en iyi konuçlandığı ve arazisi yer yer gerilla savaşına müsait olmayan düz topraklardan geçiyordu. Bu yürüyüş boyunca, Barzani'nin düzenlediği yürüyüşün karşılaşmadığı uçaklar ve aşiretler de düşman saflardaydı. Çok daha bahse değerdi, çünkü; bu yürüyüşe 1925 Direnişi'ne temellik eden çeşitli aşiretler, Kurmanc ve Zaza diyalektini konuşan ayrı Kürt grupları, önemli liderler toplu olarak katılıyordu. Oysa Barzani'nin düzenlediği yürüyüşe sadece Barzan aşireti mensupları ve bazı müttefikleri katılmıştı.

Bu yürüyüşün bir başka özelliği, 1925 Direnişi'ndeki en şiddetli savaşlardan daha şiddetli çatışmaların cereyan etmesiydi. Gerçekten, niyetlerini de gözönüne getirdiğimizde, bu yürüyüşün neden konuşulmadığı, yok sayıldığı beynimi hep kurcalamıştır. İsterseniz gelin bu yürüyüşü hep birlikte çok kısa bir şekilde izleyelim:

1925'te, Xarpêt'te yapılan hatalar sonucu yağmacılık başlayınca yenilgi artık açıkça görünmüştü. Disiplin diye bir şey kalmamış, yöre halkı 'Şeyh'in Askerleri'ne duyduğu ilk günkü sempatisini kaybetmişti bile. Sonunda olan olmuş, direnişçiler geri çekilmek zorunda bırakılmışlardı. Batı Cephesi'ndeki geri çekilme bir bozguna dönüştü ve bu Diyarbakır cephesini de etkiledi. Böylece Şeyh Said'in öncülük ettiği direnişte toptan çöküş başladı. Nihayet 14 Nisan'da direnişin lideri de ele geçirildi. Artık bu sayfa noktalanır gibi oluyordu.

Fakat o yöreyi bilmiyenlerin sandığı gibi olmadı; Çewlig, Darêyênî, Karabegon, Siwon, Guwevdere gibi kırsal alanlarda Direniş küçük gruplar halinde devam etti. Bu kez, 'Qeflê mehkumon-çete' dedikleri ufak gerilla gruplarına ayrılarak mücadeleyi etmeyi tercih etmişlerdi. Bilimsel olmayan metodlarla da olsa direnişi yürüten başlıca gerilla grupları; Şeyh Hüseyin grubu ( bu grubun en önemli elemanlarından biri yazarın babası Abdulhamit'tir), Yado grubu, Hüseyn Begon grubu, Meşhur gerilla komutanı Umerî Faro komutasındaki Botyon grubu, Xalit Begê Cibirî'nin kardeşi Ehmed Beg grubu, Şeyh Said'in kardeşi Şeyh Abdurrehim grubu ve yine Şeyh Said'in kardeşi, Şeyh Tahar.. Şeyh Hüseyin (yazarın büyük amcası), 1925 Direnişi'nde Batı Cephesi komutanlığı yapan Şeyh Şerif'in küçük kardeşiydi ve kendisi de bu alayda komutandı.. Bu komutan 1916 Rus Harbi'nde sivil alay komutanlığında görev yaptığı için savaş deneyimi de vardı. Gruplar genelde bağımsız çalışıyorlardı. Ama bir grup zora girdiğinde diğerlerinden bir grup (ki bu yardımlaşma genellile Şeyh Hüseyin-Yado ve Hüsêyn Begon grubu arasında gerçekleşiyordu) zora düşenin yardımına koşuyordu. Bazan liderler düzeyinde bir araya gelen gerillalar (Çeteler-Qefleler), aralarında yeni stratejiler geliştirmek ve koordinasyonu sağlamak üzere tartışmalara da girişiyorlardı. Bu tartışmalarda en çok Siwon Bölgesi'nin, ki burası yazarın da mensup olduğu büyük bir aşiret bölgesidir, boşaltılarak orada sonuna kadar direnilmesi gibi bir plan dillendiriliyordu.

Fakat gerek aşiretçilik ve gerekse bilgisizlik sonucu bu plan hep engellendi. Buna rağmen çok büyük direnişlerin sergilendiği çatışmalar yaşandı. Bu direnişlerin en büyükleri, daha önce Batı Cephesi'nin çekirdek gücünü teşkil eden Şeyh Hüseyin'in komuta ettiği kuvvetler ile Hüseyin Begon ve Yado'nun komuta ettiği güçler tarafından sergilendi. Tarihe geçebilecek büyüklükteki çatışmalar Xezik, Mendo ve Kirron'da yaşanmıştı. Buralarda Şeyh Hüseyin'in komuta ettiği direnişçiler çok az kayıp vermelerine rağmen her seferinde ordu güçlerini dağıtabilmişlerdi. Türk Devleti, direnişi daha kolay ezebilmek için bir ara Siwon'un en merkezi köyü olan Siyerbê'yi ilçe yapmak istedi. Stratejik bir savaş yönetim merkezi olacaktı burası. Bunun için orada hükümet konağı da yaptırdılar. Böylesi bir komuta merkezinin yaratacağı tehlikeyi anlayan Şeyh Said'in kardeşi Şeyh Tahar, emrindeki birliklerle köye saldırdı ve bu konağı yaktı. Hükümet, bu planın sökmeyeceğini anlamış, bir daha orayı ilçe yapmak için teşebbüste bulunmamıştı. Çatışmalarda hep pata durumu yaşanıyordu. Ordu güçleri sefere çıkıyor, Qefle'nin biri ile çatışıyor ve üssüne geri dönüyordu. Bu pata durumunun bozulması gerekiyordu. Türk Ordusu, direnişçilerle normal savaş şartlarında baş edemeceğini anlayınca köyleri yakmaya, insanları sürgünlere göndermeye başlamıştı. Savaş oldukça kirleniyordu artık. Devlet güçleri bir defasında Ziktê bölgesinde, kadın çocuk, otuzu aşkın kişiyi bir yere kapatıp yaktılar. Burası hala 'guwêrî şehidon' olarak niteleniyor ve kutsal bir ziyaretgah olarak kabul ediliyor..

Türk Devleti aldığı bazı tedbirlere ek olarak ilk kez 'köy koruculuğu' sistemini de bu direniş sırasında geliştirdi. Çete deniliyordu bunlara. Şimdi kullandıkları koruculuk kanunu a zamandan kalmadır. Bunlar, yerli oldukları için, araziyi çok iyi biliyor, direnişçilere daha fazla zarar veriyorlardı. 'Qefle'ler bundan dolayı kendilerine 'çete' diyen bu caşlara çok kararlı bir şekilde yöneliyorlardı. Bilhassa Siwon'da bunlardan pekçoğu temizlendi..

Bu tedbirlerin de etkisiyle 1926 sonbaharı çok sert başladı. Türk Devleti, artık kadınları da toplayıp sürgüne göndermeye çalışıyordu. Sürgüne gönderilmeye çalışılan Xêylonlu bir kadın, Sarê iffetini, kendisini Murat Suyu'na atarak askerlerin elinden kurtarabilmişti. Daha geniş bir sürgün teşebbüsünü 1925 Direnişi'nde yer alan Çon Şeyhleri'nin ailelerini toplayarak başlatmak istediler. Bu aile kolay lokma olarak kabul ediliyordu. Çünkü bunların hiç bir direniş grupları yoktu. Ailenin lideri konumundaki beş kişi teslim olmuş, beşi de idam edilmişti. O aileden sadece Şeyh Eşref ve Şeyh Mustafa dışardaydı. Onlar da sağda solda saklanıyor, yeni direnişe katılmıyorlardı. ‹şte Ordunun hedef aldığı aileler bunlarındı. Şeyh Hüseyin, Yado, Hüseyn Begon ve Ekrag grubu (yazarın dayıları) harekete geçti. Fexron'da Ordu birliklerinin yolunu kesen gerillalarla askerler arasında büyük bir çatışma çıktı. Ordu birlikleri fazla direnmeden dağıldılar. Bu arada Yado yaralandı. Ekraglı Umêrî Zer adlı çok yiğit bir gerilla lideri aynı çatışmada hayatını kaybetti. Bu aileleri yedeklerine alan gerillalar doğruca Xeylan Köyü'ne (Yazarın dedesinin ve Elazığ Cephe komutanı Şeyh Şerif'in dayılarının köyü) gittiler. Diğer gruplara da haber verildi. Herkes orada birleşti. Büyük ve tarihi bir toplantı yapılacaktı. Türk Ordusu acımasızca köylere yönelmiş yakıyordu. Bu kışı bunca aile ile birlikte açıkta karşılamak, bir çok insanın baharı görmemesine yol açabilirdi. Tek çare vardı. Fransız işgalindeki Binî Xêt'ye (Binê Xetê'ye-Suriye'ye) ulaşmak.. Konuşuldu, uzun uzun tartışıldı ve karar verildi. Hemen yürüyüşe geçilecekti. Amaçları, kışı Binî Xêt'de geçirdikten ve muhtemelen bazı ittifaklar gerçekleştirdikten sonra, aileleri orada bırakıp direnmek üzere tekrar geri dönmekti. Kafile ilk planda altıyüz kişiyi geçiyordu. Önce Ekrag'a gittiler. Oradan Qerebegon Kelaxsi'sına geçildi. Maden ve Terxene'den de katılımlar oldu. Sayıları kabarmış, bine yaklaşmıştı. Şimdi ilk hedefleri Erqenî'ydi (Ergani).

Erqenî'de onları büyük bir ordu birliği pusu kurmuş bekliyordu. Bütün tepeler Türk Askerleri tarafından tutulmuştu. Bilhassa geri çekilmekte oldukları yola hakim bir tepeye yuva kuran mitralyözcüler onları çok sıkıştırıyordu. Kafilede yaralananlar ve hayatlarını kaybedenler oldu (iki kişi). Durum böyle gitmezdi. Bu yuva susturulmalıydı. Bunu göz önünde tutan Abdulhamit (yazarın babası) ve Enwerî Baynon (Şeyh Hüseyin'in diğer yeğeni) direkt olarak mitralyöz yuvalarına yöneldiler. Ya ölecek, ya da susturacaklardı bu yuvaları. Yuvadaki askerler, delice saldıran bu iki gençten ürkmüş olacaklar ki, kısa bir süre içerisinde yerlerini terk ederek ortalıktan kayboldular. Mitralyöz taraf değiştirince ordu birlikleri dağıldı. Yol yeniden açılmış oldu.

Amed Ovası'nı emin bir şekilde kat eden kafile, günler sonra Qerejdağ'a vardı. Orada pek dostça karşılanmadılar. Ama büyük ve inançlı bir güç teşkil ettiklerinden, yerli halk onlara karşı çıkma cesareti göstermedi. Fakat yine de hareket yönleri bazı kişiler tarafından orduya ihbar ediliyordu. µine de selametle Çelbiran'a varmışlardı. Ama kafilenin öncü güçleri, ordunun yolu tuttuğunu bildirdi. Bu bilgiyi esir aldıkları bir askerden almışlardı. Kısacası Çelbiran'da altı alay asker toplanmıştı. Durum hemen tartışıldı. Kafiledeki liderlerin çoğunluğu çatışmaya girilmemesi gerektiğini bildirdi. Ama yolu açmak için çatışma kaçınılmazdı. Direnmeyecek olsalar zaten yolları tutulmuştu. Büyük bir katliam bekliyordu onları. Şeyh Hüseyin direnme kararı aldı. Zaten kafilenin fiili lideri konumundaydı. Ama onu sadece Yado Ve Hüseyn Begon takibetti. Qerebegon qafilesinden Malla Hesênî Keziba da arkadaşlarıyla birlikte onların yanında mevzilendi. Diğerleri bir anda dağıldı. Şimdi bu bir avüc insan kader savaşlarından birini verecekti.

Savaş çok sert başladı. 'Gerillalar' geliştirdikleri taktikleri ile inanılmaz bir direniş sergilediler. Çatışma hızından hiç bir şey kaybetmeden 4 gün sürdü. Bu savaşta Malla Hesen hayatını kaybetti. Ama Türk Ordusu her şehidin kanını çok pahallı ödüyor, kayıp üstüne kayıp veriyordu.. Nihayet 4. günün sonunda süklüm-püklüm geri çekilmek zorunda kalacaklardı. Bir avuç insanın kazandığı bu zafer müthiş bir moral etki yapmıştı. Yol sonuna kadar açıktı artık.. Çekirdek kafile kısa bir süre içerisinde savaşa katılmayan diğer yol arkadaşlarıyla da birleşti. Şimdiki hedefleri ovaydı, karşıya, Binî Xêtî'ye geçecekleri Deştê Goran. Orayı da aştılar mı tamam..

Onları orada da bir sürpriz bekliyordu. Bu kez ordu güçleri, işbirlikçi aşiretlerle birleşmiş onları bekliyordu. Karşı taraf bu kez daha iyi organize olmuştu. Dört başı mamur bir pusunun tam ortasındaydılar. Hiç kimsenin kaçamayacağı bir ölüm-kalım boğuşması bekliyordu onları. Önce kadın ve çocukları güvence altına aldılar. Onları Asker ve caşların ulaşamayacağı yerlerde, 'cephe gerisi'nde tutuyorlardı. Başlarında çok gözüpek bir tim bulunuyordu. Geriye kalanlar, Şeyh Hüseyin'in gösterdiği şekilde savaş durumu aldı. Fakat bu kez işleri gerçekten zordu. Bu zorluk sadece caşların karşı tarafla birlikte savaşa katılmasından dolayı değildi. Onlar için en kötü sürpriz bu kez savaş uçaklarının da mücadeleye katılmasıydı. Bu 'bez kartallar' hakkında hiç bir fikirleri yoktu. Havadan geliyor, makinalı atışı ile onları sindiriyor ve gidiyorlardı. Ordunun kara güçleri ise bu kartallar sayesinde çok daha rahat hareket ediyorlardı. Savaşın bir ovada cereyan etmesi onlar için bir başka dezavantajdı. Saklanacak bir taş arkası bile yoktu.

Fakat direnişçiler can pazarında oldukları için müthiş bir şekilde direniyorlardı. Günler ilerledikçe aralarından bazılarının moralı bozuluyor, yer yer mırıldanmalar başlıyordu. Ama yine de direnmek zorunda olduklarını biliyorlardı. Bu arada Şeyh Hüseyin uçağa karşı bir şey yapamazlarsa bu işin bir bozgunla sonuçlanabileceğini düşünmeye başlamıştı. Bu nesneyi düşürmeyi denemeliydi, ama nasıl?

Durumun dayanılmaz bir hal aldığı 5. günün akşamına doğru Şeyh Hüseyin bir arkadaşını yanına çağırdı. Önünü işaret ederek 'otur' dedi. Arkadaşı pek bir şey anlamamıştı. Kafilenin bu en tecrubeli lideri arkadaşının yönünü, uçağın her zaman belirdiği, Ruha (Urfa) tarafına çevirdi. Kendisi ayakkabılarını ve çorabını çıkararak sağ ayağını arkadaşının omuzuna koydu. Beşlisinin namlusunu ayağının baş ve ikinci parmaklarının arasından geçirdi. Beklemeye başladı. Uçak nihayet belirmişti. Şeyh Hüseyin 'an bu andır' diyerek bir besmele çekti, dikkatle nişan aldı ve tüfeği ateşledi. Tam isabet! Uçak yanarak düşmüştü. Bu bir zaferdi. Olayı gören aşiretler, büyük bir telaşa kapılarak dağıldılar. Az sonra ordu birlikleri de dağıldı. Düzenli orduya karşı o zamana kadar kazanılmış en net zaferdi bu. Yol yeniden açılmıştı. Artık Binî Xêtî ile aralarında hiç bir engel kalmamıştı. Oraya gidecek, kışı geçirecek ve bahar vakti geldiğinde hazırlıklarını tamamlamış olarak geri döneceklerdi.

Ülkeyi baştan başa bölen tren hattını engelsiz geçtiler. Yanlarında genç bir de Ermeni vardı; Karabetê Xaço.. Karşı tarafta dostça karşılanacaklarına şüpheleri yoktu. Evet Fransızlar onları bekliyordu, ama bekledikleri gibi değil. Türk Devleti'nin komplo teorileriyle yaklaştığı Fransız Komutanlığı direnişçileri çok kaba karşılamıştı. Düşman belledikleri bir ortamdan kurtulmuş, yeni bir düşman ortama adeta güle oynaya dalmışlardı. Türk Devleti ile baştan beri tam bir anlayış birliği içinde bulunan Fransız komutanlığı bu ihtilalci çekirdeğin hiç bir hazırlık yapmasına müsaade etmiyordu. Geri dönmeyi planladıkları 1928 baharında çok sıkı tedbirlerle karşılaştılar. Bir şey yapmalarına izin verilmiyordu. Ancak yılın takriben sonlarına doğru ilan edilen taktik genel aftan sonra silahsız olarak geri dönmelerine izin verilmişti.. O da kovulurcasına..

Yeniden binî xêtî

Bu arada Kuzey’e döndükten sonra infaz edilmiş bir korucunun dul eşi olan annem Eyşonê Hüsey Axa’yı da kaçırmıştı. Eyşon, Ekraglı Hüseyin Ağa'nın kızıydı. Çok yiğit bir kadındı. Ağabeysi Şerif Ağa ve kardeşi Xelil Ağa, direnişteki rollerinden dolayı sürgüne gönderilmişlerdi. Ayşe Hanım ve Abdulhamid Efendi iki yıl tek başlarına dağda direndiler. Silah elde oradan oraya koştular, gerektiğinde omuz omuza çatıştılar. Ayşe Hanım deyip geçmeyin ha. Kışın evine giren kurdu balta ile parçaladığını köyünde bilmiyen yoktu. Fakat gerek korucuların baskısı, gerekse devletin geride kalan bütün köyleri yakma tehdidi onlara sahayı dar etmiş, tekrar Suriye'ye dönmekten başka yol bırakmamıştı. O arada Kelaxsı dahil bir çok köy yakılmıştı. Bu sırada tutuklanarak Amed zindanına götürülen amcası Şeyh Hüseyin de orada zehir verilerek infaz edilmişti. Haramdı durmak oralarda artık.. O yıl yeterli zahireyi depo ettikleri Kuwo Sipye'deki gommelerini isteksizce terk ederek yüzlerini Fransız işgali altındaki Suriye'ye döndüler ve kayboldular yöredekilerin hayatından..

Suriye'de bir çok yer değiştirdiler. En son koçerler arasında kendilerine kalacak bir yer buldular. Mala Abdi Gijjo, onları bağrına bastı, Muxtar Xıdır kardeş bildi bu çilekeş çifti.. Abdulhamid Efendi'ye, sahip olduğu arazinin yarısını verdi.. Kısa bir süre içerisinde ayakları üstünde dikilebilecek bir seviyeye ermişlerdi. Abdulhamid Efendi hiç durmadan ülkesine hizmet yolunda bir şeyler yapmak için çırpınırken, peşpeşe doğan çocuklara bakma görevi Eyşon’a kalıyordu. Çıplak ayaklarının altı bir parmak nasır bağlamıştı bu fedakar ve savaşçı kadının. Fakat durumundan şikayetçi olduğuna hiç şahitlik edilemedi. Yazları koçerlerin arasına katılıyor, kışları ise Qamışlo’da, Mehla Pışêriyan’daki tek gözlü evimizde kıt kanaat geçinirdik. Küçük olmama rağmen pek çok hatıram var orada.

Abdulhamid Efendi, Suriye'de ilk önce hayranlık duyduğu flaş ismlerle çalıştı. Bedirxaniler, Cemil Paşazadeler bunlar arasındaydı. Onların aileleri ile içiçeydik desem yeridir. Zaten Bınêxetê’ye ilk vardıklarında Cemil Paşazadeler’de (mesela Ekrem Beg) kalmışlardı. Hem de uzun bir süre. Meşhur Doktor Nafiz ve Çok daha sonraları kardeşi Nureddin Zaza onun ayrılmaz arkadaşları arasındaydı. Önceleri, bu dostlukların da etkisiyle Hoybun'da çalıştı. Sonraları sol fikirler galip gelmeye başlayınca Hoybun ona yetmedi. Kırklı Yıllardı. Bu kez Azadi'de yer aldı.. Kendisi, Cigerxwin ile çıktıkları köy çalışmalarındaki bazı zevkli tarafları bizi kahkahalara boğarcasına anlatır, ama çaktırmadan da böylesi bir çalışmaya özendirirdi.. Işte bir ufak hikaye: Bilindiği gibi Ulusal Şairimiz kiloluydu. Şiirlerinde ise hep kodamanlara çatardı. Köyde Cigerxwin'i ilk kez gören ve fakat şiirlerinden onu tanıyan bir köylü; 'Cigerxwin bu mu?.. Imkansız! Cigerxwin şişmanlara karşı değil miydi?'

Ben 1944 yılının ocağında (11 ocak) doğdum. Yukarıdan beri anlatılanların ışığında bakılırsa yurtsever ve oldukça ateşli bir ortamda yetiştiğim kolayca anlaşılır. Daha henüz beş yaşında iken Cigerxwin'in çocuklar için yazdığı şiirleri ezbere okuyabiliyordum. Bu büyük şairden aldığım 'aferin'ler hala belleğimde. Babam beni, o sırada sık sık yapılan mitinglere de götürmeyi ihmal etmiyordu. Viet Nam Lideri Ho Şi Minh'in adını ilk kez ondan duymuştum. Yugoslav direnişçi Tito'nunkini de.

Abdulhamid Efendi, İslam’ı dışlamadan Marksist literatürü kullanıyordu. Ama hep okuyamamanın ezikliğini duymuştu. Bir okuyanı severdi rahmetli, bir de ülkesi için silah elde direneni.. Bundan dolayı aralarında bulunduğumuz Sêgıranlı koçerleri, çocuklarını okutmak için teşvik eder dururdu.. Beni daha henüz altı yaşında iken Ermeni Okulu'na vermişti. Böylece onlara olan sempatisini ve katliama olan tepkisini gösteriyordu.. Abdulhamid Efendi, Suriye'de kaldığı 18 Yıl boyunca hep mahkumdu, işgalci Fransız yönetimi ve onu takip eden Arap İktidarı tarafından hep siyasi sanık olarak arandı. Hemen hemen hiç yasalitesini kazanamadı. Kaçaktı kısacası. Ama güçlüklerden asla yılmadı, çalıştı, çabaladı, üretti. Bir bakarsınız bugün Beyrut'ta Bedirxaniler'le birlikte, ertesi gün ise Şam'da.. Bir diğer gün, Cigerxwin ve arkadaşları ile birlikte kurduğu Azadi Partisi için, saha çalışması yapmak üzere köylerde. Hele Suriye Hükümeti'nin El-Cezire'yi Araplaştırma sürecinde ailece bir direniş mücadelesinin içinde yer aldık. Düşmanın güneyden, hatta Ürdün'den getirdiği Şamaranlar'a Kürt topraklarını işgal ettirmesi büyük çatışmalara yol açıyordu. Bu çatışmalarda kara ordusunun yanında hava kuvvetlerinin de kullanıldığını bu gün gibi hatırlıyorum. O çocuk kafasıyla, bombalardan korunmak için nasılda saklanırdık yatakların altına. Velhasıl Güney Batı Kürdistan'da, eğer bugün sarsılmaz bir milliyetçilik anlayışı yerleşmişse, bunda Abdulhamid Efendi'nin mütevazi katkısını görmemek mümkün değildir.

Bu arada bir not: 1946 yılıydı. Mahabat'ın kuruluş haberi gelmişti. Babam bu haberi eve, o sırada yedi aylık olan kızkardeşim Muzaffer'i; 'Mizgin' diye çağırarak verdi. Böylece Muzaffer, Kürdistan'ın anlamlı bir şekilde Mizgin adını alan ilk kızı oldu.

kuzey’e dönüş ve sonrası

Abdulhamid Efendi, 1950 Affı'ndan yararlanarak ve biraz da akrabalarımızın teşvikiyle tekrar Kuzey'e döndü. Onu ikna etmek için Muhyeddin Arabi veya Muhittin Efendi adlı ve babamın amcası Şêyh Huseyn’in oğlu az dil dökmedi. ’Ailenin ona ihtiyacı vardı’. Babam ailenin geri kalan fertlerinden önce geri dönmüştü. Ardından Halam Rahmetli Zeyneb’in rahmetli oğlu Abdulhalim geldi ve bizi aldı. Önce Nusaybin’e gittik. Ardından Mardin’e. Oradan da Amed’e vardık. Xarpêt (Elaziz) üzeri yeni açılmış olan tren hattı ile vadimize, Murat Vadisi’ne ulaştık. Bahar vaktiydi ve melşe (sivrisinek) bolluğu vardı.

Bizden önce hareket eden babam halkın ve akrabaların organize ettiği büyük bir törenle karşılandı. Iki davul iki zurna eşliğinde Palu'dan alınarak Darêyênı'ye kadar götürüldü. Büyük bir coşku yaşanmıştı bu karşılama töreninde. Türk Makamları orada ifadesini alıp serbest bıraktılar. Oradan geri dönüşte bizi buldu.

O sırada babamın dayıları olan Pul Köylüleri, Wesmoni Qasımon’un (Kasımoğlu Osman) liderliğinde babamı ziyaret edip köylerinin altındaki Qumi dedikleri mezrada yerleşmesi için davet ettiler. Babam bunu memnuniyetle kabul etti ve doğrudan doğruya oraya taşındık..

Abdulhamid Efendi, Türk Devleti'ne hiç askerlik yapmamıştı. Onların kimliğini de hiç taşımadı. Ölünceye dek bir tarafı ile yasalitesini kazanmamış olarak yaşadı. Bundan dolayı da hep tedirgindi. Aptal Türk Makamları hemen her ay evimizde arama yaapmalarına rağmen, onun bu yönünü araştırmayı akılları hiç getirmediler.

Kuzey Kürdistan'daki Orta Murat Vadisi’ndeki o ıssız mezra onun eviydi artık. Hiç bir maddi varlık sahibi olmadan yoksulluk sınırlarında hayatımızı düzene koymuştu. O, paray pula bakmıyor, burada büyük bir sabırla aydınlatma görevini yürütüyordu. Guwevdere denilen mıntıkayı adeta pilot bölge olarak kullanmaktaydı. Hedefinde; ulusal sorunda birer engel olarak duran Axalar, Şeyhler ve gerici, ulusal olmayan mollalar vardı. Kendisini aralarına alıp, onun yurtsever yönlerini törpüleyemediler. Söyledikleri ile bu takım için tehlike olmaya başladı. Otoriteleri sarsıldıkça saldırganlaştılar. Abdulhamid Efendiyi hiç sevmez, her ay onun hakkında Türk Devleti'ne raporlar verirdi. Türk Güvenlik Güçleri de, 'acaba bir şey bulabilir miyiz' umuduyla veya taciz amacıyla her ay evimize baskınlar düzenlerlerdi, ama boşuna. Fransız ve Suriye Hükümetleri'ne karşı yürüttüğü mücadele sonucu edindiği deneyimlerle hiç açık vermiyor, sadece sonuç almaya çalışıyordu. Yalnızdı. Ailesinin neredeyse tümü ona karşıydı. Eski düzenleri bu deli-dolu adam yüzünden tehdit altındaydı. Rahatları kaçmıştı enikonu. Aile fertleri 'deli' diye niteliyorlardı Abdulhamid Efendi'yi. Şimdi de devrimcilere deli denmiyor mu? Suriye'de aklını yitirdiğini anlatıyorlardı. 'Dine karşı olduğu'nu iddia ediyorlardı. Bundan dolayı 'Allah'ın Kaymakamları' olan şeyhleri karalayıp duruyordu. 'Mollalar din adamı'ydı. 'Fakat o bunları da karşısına almış'tı... Abdulhamid Efendi'nin ailesinden kendisine yöneltilen bu saldırılar, diğer şeyhler tarafından katmerli bir şekilde tekrarlanırdı. Ama her şeye rağmen bu ailede biraz da olsa ulusal bir cevher vardı. Kapalı kapılar ardında, o da hiç kimsenin duymaması kaydıyla, az da olsa ulusal sorun konuşulurdu. Bunların bir kısmı sonradan ulusal davaya örgüt düzeyinde bile hizmet edecekti.

İşler hep kötü gitmedi tabii ki. Çalıştı, yavaş yavaş etrafını açmaya başladı. Önce köy gençlerinden bir çevre yaptı kendisine. Bazı genç molla adayları da onun çekim alanına girmişti. 1952'de daha henüz çok yoksul bir muhacir olmasına rağmen, 350 Lira ödeyerek bir radyo satın aldı. 350 Lira deyip geçmeyin, gazetelerin 15 kuruş olduğu yıllardı bunlar.. Bu Guwevdere'ye giren ilk radyoydu. Kürtçe yayın yapan Bağdat radyosunu ilk dinlediğinde bir çocuk gibi ağladığını bilirim. Köylüleri davet edip Kürtçe dinletmeye, onların tepkilerini gözlemlemeye başlaması görülmeye değerdi. Fakat çok geçmeden, Türk Devleti'nin de teşviki ile, şeyhlerin ve onların uşağı olan bazı mollaların saldırıları başladı. Abdulhamid Efendi dinden çıkmıştı. Gavur icadı, içinde iblis dolu olan bir kutuyu dinliyordu.. Ama ne yaparsın ki köylüler bu 'anotlu ve katotlu' iblisi makinayı çok sevmişlerdi. Umurlarında değildi şeyhlerin propagandası.

Evimiz kısa bir süre içerisinde destek ziyaretleri ile şenlenmeye başlamıştı. Duyan geliyordu. Murat Vadisi'ndeki o evimizde kimleri misafir etmedik ki? Malla Saidê Kurdî (Said-i Nursi), Şeyh Said'in Oğulları; Şeyh Ali Riza Efendi ve Şeyh Selahaddin Efendi, Şeyh Said'in kardeşleri; Şeyh Mehdi Efendi ve Şeyh Tahar Efendi bunlar arasında en göze çarpanlarıdır.

Öte yandan Abdulhamit Efendi 1954 yılında çevresindekilerin büyük teşviki ile ikinci bir evlilik yaptı. Bu onun ideolojik yapısına aykırıydı. Hataydı.. Seçimi değildi hata. Çünkü seçtiği kadına ne istediği sorulmamıştı bile. Fedakar bir kadındı üstelik. Demirci Yıbi Olon’un kızı Fatma güzeldi de. Üstelik sonradan şehit düşecek olan Lezgin ile Rodi’yi ulusumuza kazandıran annedir o. Fatma Ana.

Mehmet Sirac Bilgin

-küçüklüğüm

Ben, daha önce de kaydettiğim gibi tüm ulusçuluk terbiyemi Babam Abdulhamid Efendi'ye ve onun yetiştiği ortama borçluyum. Başka hiç kimsenin bana verebileceği bir milli duygu yoktu ve kimse bana benim sahip olmadığım temel bir inanç olmadı. Bazı unsurların interneti de kullanarak kaydettiğinin aksine, çevreme hep ben verdim, hiç almadım. Zaten kimsenin bana Abdulhamit Efendi’nin verdiğinden fazla verebileceği bir şeysi de pek yoktu. Bir Öğrenme çabası hakimdi coğrafyamıza. Her şey sanki yeni başlıyordu Kuzey'de.

Binê Xetê’de milliyetçilik açısından çok zengin bir ortam beni şekillendiriyordu. Bir yandan o küçük eve doluşan aydınlar, öte yandan Abdulhamit Efendi’nin yıllık hac misafiri Kuzeyli Kürtler, beni hep heyecan dolu bir ortamda tutuyordu. İki yaşında iken Mahabat için düzenlenen mitinge götürüldüm. Polis baskını sonucu babam beni miting alanında bırakıp kayboldu. Bu olayı ve olay sonrası anam sanıp peşine takıldığım Arap kadından yediğim tokadı hala hatırlarım. Babam sık sık kaybolduğu için bize bütünüyle anam bakardı. Ekseri yalınayaktı. Ayağı, eli nasırlı. Her işe koşardı. Ailesine müthiş bağlıydı Eyşê Axon. Okul yıllarımı Ermeni Mektebi’ne başlayarak açtım. Ermeni yeminini uzun süre unutmadım. Babam beni bu okula protesto amacıyla ve Ermeni Halkı’na dayanışmasını göstermek için vermişti. Onun özeleştiri şekli de buydu.. Pratik.

Yaşadığım ve buram buram milliyetçilik kokan ortamda tek eksiğim bilgi olabilirdi. Küçüklüğümde, Suriye dönüşü, Türk Okulları'nda okumak için daha henüz yedi yaşındayken ailemden, en aşağısından her yıl yedi-sekiz ay ayrı kalmak zorundaydım. Evimiz Murat kıyısında tekti. Okumak için etraftaki en yakın köye gidiyordum. Tonst adlı köyde, aile dostumuz Keko'nun evinde kalmaktaydım. Mıntıkadaki her köylü gibi o da kıt kanaat geçinirdi. Hayvanları ve bir kaç parça tarlası vardı, hepsi bu. Tüm kazandığını kışın tüketir, ertesi yaz tekrar ambarları doldurmak için sıkı bir savaşım verirdi. Ben o evde çok iyi bir terbiye aldım. Dürüstlüğümü pekiştirdim. Namus mefhumuna nasıl saygı gösterileceğini öğrendim. Ahırları süpürdüm. Okudum.. Okulda, daha sonra bana o köyden Sevgili Hacı Hamid'in (ki 2000 yılında Hamburg'da yaşıyordu) anlattığına göre, çocukların Türk Andı'nı okumasını engelliyor muşum. Hiç hatırlamıyorum. Okulda bir kısım öğrenci, ki bunların arasında son Kürt Savaşı'nda (1984 Direnişi'nde) şehit düşen insanların babaları da vardı, kendilerine 'Türk' diyorlardı. Ben de bir diğer kısmı ’örgütlemiş’, onlara karşı 'Kürt' olarak mücadeleye sokmuştum. O 'taş savaşları'nın birinde alnımdan yaralandım, izi hala durur. O taşı atan şimdi şehitleri olan bir HADEP'lidir.. Nereden nereye..

-ortaöğrenim yılları

Ortaokulu Çewlig'de (Bingöl'de) okudum. Ilk iki senem, Az aşiretinden Hacı Ziya'nın evinde çok rahat geçti. Fakat daha sonraki iki sene tam bir azaptı.. Çok yoksul evlerde kalıyor, onların olmayan ekmeklerini paylaşıyordum. Bir yıl boyunca Çewlig Alayı'nın artık olarak attığı ekmekleri toplayarak ve buna suyu katık yaparak geçindiğimizi söylesem ne demek istediğim daha iyi anlaşılır. Hep orta bir öğrenci oldum. Ouklda her türlü sosyal faaliyete katılıyordum. Bu arada bir de duvar gazetesi çıkarıyorduk. Buna saçma sapan yazılar yazardım. Hatırlarım, yazarlarımız arasında ’Dergo’ dediğimiz çok uzun bir arkadaş da vardı. Kalemi çok kuvvetli. Şemdi ne oldu bilmiyorum.. Bu arada ortaokuldan itibaren adım adım babamın ideolojik mücadelesinde en baş yardımcısı olmaya başlamıştım. Şeyhler bundan dolayı artık ikimizin adını birlikte anmaya, ikimizi birlikte karalamaya başlamışlardı. Bu benim için oldukça sevindiriciydi. Gurur duyuyordum bundan.

Ortaokul yıllarında Türk klasiklerinin hemen hemen tümüne yakınını, dünya çocuk edebiyatından tutun da diğer ulaşabildiğim pek çok eseri okudum. Sinemayı oldukça yakından takip ediyordum. Büyük bir bilgi susuzluğu çektiğim belliydi. Liseyi okuduğum son iki yılım Elazığ'da geçti. Birinci yıl, üçüncü sınıf bir otelin anbarında 15 lira aylıkla kalıyordum. Babam her ay elli lira bırakırdı. Bunun bir kısmı ile ekmek satın alır, diğeri ile sinemalara gider, hiç bir filmi kaçırmazdım. Üstelik gittiğim her filmi; reji, oyuncular, senaryo gibi konularda eleştirirdim. Okul gazetesine bu eleştirilerimi verdiğim oldu. Bu arada genel kültürümü arttırmak için her gün en aşağısından bir gazeteyi bulur buluşturur okurdum. Gazeteler o sırada 15-25 kuruş idi. Hele Hayat gibi, Ses gibi Büyük Mecmuaları hiç kaçırmazdım.

1958'de, biraz psikolojik problemleri olduğu için zaman zaman istem dışı kötü şeyler de yapan, ağabeyim Kemal Fevzi (Babam ona Bitlisli Kemal Fevzi'nin adını vermişti) bana 'Ey Reqib' marşını öğretti. Güney Kürdistan'a gitmiş, Barzan'a kadar uzanmıştı. Oraları anlatıyor, beni hayran bırakıyordu. Aslında çok iyi bir Kürtçü olan Kemal Fevzi, hastalığının etkisiyle ne yaptığını bilmez bir şekilde hareket ettiğinden, meseleye kâr yerine zarar veriyordu. Evet işte böyle bir adam bana ulusal marşımızı ezberletmişti. Hem de hala okunabilen en iyi makamıyla. Biz bazı arkadaşlarla Ankara'da bu marş eşliğinde kuytu yerlerde yürüyüşler yapardık. Bu tür yürüyüşlere katılanlardan biri şu anda Isveç'te bulunuyor, bir kopya vereyim, Erzurum nüfusuna kayıtlıdır.. Bir şey daha; şu anda bazı konularda çok yüksekten atan bazı Kuzey Kürtler'i bu marşı ancak 1975'ten sonra keşfettiler (yani kitlesel olarak)..

Devam edelim. Hatıra okuyanlar, çoğu zatların tanımakla ve yakın durmakla öğündükleri bazı insanlardan bahsedildiğini bilirler. Entellektüel Kuzey Kürtleri’nin pek çoğunun tanımakla gurur duyduğu bir Kürt’ü ender görürsünüz. Ama Türk Aydını tanımak onlar için açık bir övünme konusudur. ’Bizim Çetin ile Boğazda yemek yerken’ veya ’Çetin Ağabey’ diye başlayan cümledeki Çetin, Çetin Altan’dır kuşkusuz. İlk adı ile hitap ise ne kadar yakın durduklarının işareti olarak algılanacaktır kuşkusuz.

Benim de tanımakla şeref duyduğum zatlar vardır elbette. Bunların büyük bir kısmını Abdulhamit Efendi sayesinde tanıdım. Tanıdığım ve Kürt Büyüğü olarak niteleyeceğim bu insanların üçü Şeyh Sait Ailesi mensubudur. Bunlardan Şeyh Tahar, ki Şeyh Sait’in kardeşidir, halkçı yanı itibariyle oldukça ilginçti. Kendisi ile, yaş farkımıza rağmen, dostuk olarak nitelenebilecek bir yakınlığımız vardı. Bu zat yoksuldu. Anlaşılmamıştı. Ama 1925 sonrası Fransız yönetimine doğru yapılan Büyük Yürüyüş öncesi getirdiği oldukça ileri görüşleri ile dikkat çekiciydi. Bu büyük halk düşünürü, o zamanlar bilinmeyen ve Siwon’u kurtarılmış eylem alanı olarak alan bir nevi gerilla sava”I önermesi ile dikkati çekmişti. Görüş, ‘halk bize düşman olur’ gerekçesi ile red edilmişti.. Hayatının önemli bir bölümünü sürgünde geçirmişti.

Tanımakla şeref duyduğum ikinci insan yine Şeyh Sait’in kardeşi olan Şeyh Mehdi’dir. Abdulhamit Efendi ile çok iyi bir diyaloğu olan bu zat, gericiliğe karşı kararlı duruşu ile tanınırdı. Şeyh Mehdi bir ara Türkiye İşçi Partisi’nin Palu şubesini kurdurmak istemişti. Kendisini de bizim evde tanıdım. Konuşmalarını hayranlıkla izlerdim. Onun bir de ölümüne bağlı bir mürit takımı vardı. Bu takımın bir kısım mensubu ile ben de daha sonra örgüt düzeyinde ilişki içinde oldum. Bunların hepsi köy aydını idi. Gerici tüm, ama düşünebileceğimiz tüm fikirlerden uzak dururlardı. Şeyh Mehdi İran’da sürgün hayatı yaşamıştı.

Bu önemli Kürt ailesinden tanıdığım ve önem verdiğim zatlar zincirinin son halkası ise Şeyh Sait’in oğlu Şeyh Ali Riza Efendi’dir. Aydın, örgütçü, alçak gönüllü ve ne istediğini bilen bu zatla bir kaç kez muhatap oldum. Bana önem verdiğini, hatta alçak gönüllülük yaparak görüş sorduğunu söylesem sakın bununla övünmediğimi sanmayın.. Bir ara derin bir sohbete dalmıştık. Konu Kürtçe idi. O, Kürtçe ile bilim yapılabileceğine dair tereddütler taşıyordu. Ben ise o zamanki bilgimle (1966) hala onu tatmin etmek uzaktım. Şeyh Ali Riza Efendi hem 1925 direnişinde ve hem de sonrasında çok önemli roller yüklenmiş bir zattır. Hayatının oniki yılını tanımakla gurur duyduğum kardeşi Selahaddin Efendi ile birlikte hapiste geçiren bu zatı şükranla anıyorum.

Bu arada sadece evde gördüğüm bazı zatlar vardır. Bunların en önemlileri Mella Said’dir. 1950’li yılların ortalarında Abdulhamit Efendi ile görüşmek üzere bize uğrayan bu zat, Said-i Kurdi veya Said-i Nursi’nin ta kendisidir. Bir diğeri hemen hiç birinizin tanımadığı, 1925’ten kalma ’mahkum’lardan Umer’dir. Hayatımda ilk defa dürbünlü, beli fişek dolu raxtlı ve mavzerli bir insan görmüştüm..

Tanımaktan şeref duyduğum insanlardan biri ise bir halk aydını olan Melle Abdulkerim’dir (Abdulkerim Ceylan). Abdulkerim benim için dürüstlüğün, satın alınamazlığın ve Kürt Milliyetçiliği’nin sembol ismidir. Onu 1967 Mitingleri dolayısıyla yaptığımız çalışmalarda tanıdım. Mitinglere imzasını atan ender isimlerden biri idi. Kürdistan çapındaki bu en geniş halk hareketi ona çok şeyler borçludur. Bu çalışmalar esnasında ayağı sakatlanmıştı. Batman’da bir kahvesi vardı rahmetlinin. Bir kahve ki ne kahve.. Dernek sanki. Mellanın kahvesinde Türkçe konuşmak yasaktı. Bu yasak çok ciddi uygulanan bir yasaktı ve asla delinemezdi. 1967’de Batman’da göz altına alınıp bırakıldıktan sonra onun kahvesine misafir olmuştum. Mella Abdulkerim Kürtçe’yi çok arı kullanırdı. Enfes bir telafuzu vardı. Sadıktı. Mustafa Barzani’nin misafiri olan KDP-T taraftarlarının tümü dönüşlerinde İki Saitler Olayı dolayısıyla Barzani aleyhine çeşitli teoriler ürettikleri halde o bu konuda hiç konuşmadı, dedikodulara itibar etmedi. Çok küçük de olsa evinde bir Barzani resmi hep asılı kaldı. Bu yüce insan da ismi kaybedilmemesi gereken büyüklerimizdendir. Onu tanıyanlar bütün bildiklerini yollasalar bunları seve seve kitap haline getirebilirim.

Ben çok az ilişkide bulunsam da Liceli Fehmi’yi, Ziya Şerefhanoğlu’nu ve Hemşehrim fedakar insan Sait Elçi’yi de tanıma fırsatı yakaladım.

***

Yazları ya evde çobanlık yapardım, ya da saman, buğday gibi kışlık ihtiyaçlarımızı taşırdım. 1960 yazını hiç unutmam. Darbe olmuş, babamın amcası oğlu Binbaşı Mehmet Bilgin emekliye sevk edilmişti. Köylüler ona Şeyh Mehemmed diyorlardı. Sağcıydı. Kendisi, ki biz bu konuya vakıf değildik, bir zamanlar da olsa, MİT ile de ilişkisi olduğunu söylemişti. Babam ile bahçeye çıktıkları bir sırada yaptıkları bir tartışmaydı ilgimi çeken. Abdulhamid Efendi insanların eşitliğinden bahsediyor, Mehmet Bilgin itiraz ediyordu. Parmaklarını gösterip; 'bu beş parmak eşit mi? Allah eğer bunları eşit yaratmamışsa bunun bir anlamı olmalı..' dedikçe babam dikleniyor ve 'eğer bir Allah varsa ve insanların eşitliğinden hoşlanmıyorsa bu işte bir terslik var' diyordu. Allah'ın yarattığı insanın kaderini çizerken yaptığı yanlışı Allah'a yüklemenin kolaycılık olduğunu kendisinin bunu red ettiğini anlatıyordu, boşuna. En nihayetinde Mehmet Bilgin kestirmeden gitti: 'Bu fikirleri savunuyorsan komunistsin' dedi ve kestirip attı. Abdulhamid Efendi papucu bırakır cinsten değildi. O da cevabı kısa kesti: 'Öyleyse Komünistim!'.

Kafam karışmıştı. Biz şimdiki gençler gibi şanslı değildik. O zamanlar her istediğimiz bilgi elimizin altında yoktu. Sıcak savaşın içinden çıkıp gelmiş olan 2000'li yılların gençlerinin bu hayat hikayesini de anlayacakları şüphelidir. Onlar sıcak savaşla kesişmeyen her şeyi hafife alabilirler. Ama her şeyin bir başı olduğunu, bu hikayenin kahramanının da bu başı yaratmaya çalışanlar arasında bulunduğunu, Musa Anter'in deyimiyle; Kürt Sorunu'nu –30'dan sıfıra kadar taşıma gayretinde en ön saflarda çarpıştığını görebilirlerse ne mutlu. Hiç bir kaynağa ulaşamadığımız o korku çağında genç nesillere bir şeyler verebilecek durumda olanlar yoktu. Verebilenler de gramla verebiliyordu. 16 yaşındaydım ve marksist hiç bir kaynağa ulaşamıyordum. Ama o gün yine de kafama bir şey ekilmişti. O kibirli, kendisini beğenmiş Mehmet Bilgin 'komünist kötüdür' demeye getirmiş, babam ise bu 'kötü şey'i islami inancına halel getirmeden savunmuştu. Birleştirmişti iki şeyi. Ben o gün şu karara vardım: Mütevazi babam bir şeye iyi diyorsa o iyidir. Kibirli Mehmet bir şeye Kötü diyorsa tersini anlamalıydım ve öyle de yaptım..

O sıralarda (yani 1958'de) Mustafa Barzani Irak'a dönmüş, yaptığı açıklamalar yurtsever çevrelerde müthiş bir heyecan yaratmıştı. Bu arada Güney için otonomi konuşuluyordu. Bunun rüzgarı Kuzey'de de hissedilmişti. Fakat Türk Devleti de tedirgindi. Bu arada Musul ve Kerkük'te bazı karışıklıklar yaşanmış, bir çok Türkmen de bu karışıklıklarda hayatını kaybetmişti. Olay tamamen ideolojikti. Direkt olarak Türkmenler'in hedef alındığı bir olay yoktu. Ama Türk Meclisi bunu Türkler'e karşı bir katliam olarak değerlendirdi ve bazı millet vekilleri tedbir alınmasını istedi. Bu görüş Hükümet tarafından da benimsenmişti. 500 Kürt neredeyse rast gele toplanacak ve kurşuna dizilecekti. ABD araya girmeseydi bunu gerçekleştireceklerdi de. Fakat yine de 50 kişi topladılar. Bunların bir kısmı gerçekten örgütlenme çabası içindeydi. Aralarından 40 kişiyi harbiyedeki 'kırk hücreler' denilen meşhur yeraltı deliklerine tıktılar. Daha sonra aralarından biri vefat etti. Geriye kalan 39 kişi ve serbest bırakılan 10 kişi için dava açıldı. Böylece Kürt tarihindeki meşhur 49'lar davası böylece gerçekleşti. Bunların büyük bir kısmını kişisel olarak tanırım.

Gazetelerden okuduğum bu davanın insanlarına büyük bir sempati duymuştum. Ne de olsa yıllardan sonra ilk Kürt davasıydı bu. Sonradan çoğunu yakından tanıma fırsatı buldum.

-üniversiteye başlama

1962 Yılında Ankara'ya, Üniversite imtihanlarına katılmak üzere gittim. Cebimde babamın verdiği 500 Lira vardı. Çok başarılı sonuçlar almıştım. Ankara Tıp'ın, paralel geçiş hakkı ile Siyasal'ın, Ziraat Fakültesi'nin yani istediğim her fakültenin giriş imtihanlarını kazanmıştım. Uzun tartışmalardan sonra Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi'de karar kıldım. Şeyh Mehemmed'in teşvikiyle bu fakültenin askeri bölümüne kaydoldum. Bana 'hem bedava okursun, hem de hiç bir sıkıntın olmaz falan demişlerdi. Ben de eğer askeri okulu okursam Kürt Meselesi'e daha faydalı olurum gibi bir kanıya da varmıştım. Eh, hizmet sınıfı da olsa asker işte.. Türk Askeri..

Askeri okulda iki ay on gün kalabildim. 31.Ocak.1963'te okuldan atıldım. Kendi politik faaliyetlerimin de katkısıyla, aile özgeçmişim bahanesiyle okuldan uzaklaştırıldım. Bu uzaklaştırma askeri öğrenci düzeyinde Kürtler için ilkti. Daha önce ya almıyorlardı, ya da aldılar mı tutuyorlardı ellerinde. Bunun en canlı misali, Hapishanede infaz edilen Büyük amcam (yani Babamın amcası) Şeyh Hüseyin'in oğlu Şeyh Mehemmed'dir. Mehmet Bilgin ya da Şeyh Mıhemmed, babasının ihtilalci geçmişine rağmen, Diyarbakır nüfusuna kaydolarak kendisini gizleyebildiği için askeri okuldan atılmadı. Okulu bitirdi ve bir süre Almanya'da, daha sonra iki yıl da ABD'de Atom, Biyoloji ve Kimyasal savaş kursu gördü (Mamak'ta ABC grup başkanlığı da yaptı). Ben ise ”İsyancı” Abdulhamit’in ”asi oğlu” olduğum için tard edildim, hem de muharip sınıftan bir askerliğe bile soyunmadan..

49'lardan bazı yurttaşlar; 'Sen de damgalandın. Artık kurtuluşun yok' diye takılıyorlardı bana. Hoşuma gidiyordu 'damgalı olmak'. Ne de olsa devlet beni karşısına alıyordu. Devletin rakibi olmak.. Ehh! Oldukça iyi bir duyguydu bu. Fakat, mağlubiyeti kabul etmedim, hemen bir hukuk savaşı başlattım. O sırada Türkiye'de hakimler vardı ve bağımsız idiler. Onların önemli bir kısmını sadece hukukun evrensel kuralları bağlıyordu. İlk davam, tazminat ödeyip ödememe davasıydı. Bunu hemen kazandım. Tesadüfen yargıç da Palulu idi. Tanıdık, önemli bir aileden. Ardından Danıştay 6. Dairesi'nde açtığım dava geldi. Bu çok uzun süreceğe benziyordu.

Bir yandan davalarla uğraşırken öte yandan da ben bütün hızımla Ankara'da 'Kürt'üm' diyebilen insanlar araştırmaya başladım. O sırada Kürt olduğunu 'itiraf etmek' kahramanlık gibi bir şeydi. 'Doğulu' olduğunu bile itiraftan kaçınanların çoğunlukta olduğu bir dünya vardı karşımızda. Etrafıma şöyle bir baktığımda, 49'lar davasından yagılanan bir kaç kişi ile şuradan buradan gelmiş birkaç genç dışında milliyetini itiraf edebilen hiç kimseyi bulamadım. Bir çöl idi Ankara.. Bir çöl idi Kürdistan. 49'ların büyük bir kısmı ise Türkiye Işçi Partisi'ne girmiş, can-u gönülden bu parti için çalışıyorlardı. Naci Kutlay, Canip Yıldırım gibi isimler bunlar arasında en öne çıkanlardı. Bunun dışında Kemal Burkay, Tarık Ziya Ekinci gibi isimler ise Kürt-Türk ayırımından, vebadan kaçar gibi kaçıyorlardı. Her şey baştan yaratılıyordu. Barzani Direnişi'nin büyük katkısıyla..

1963'te Istanbul nisbeten hareketliydi. Dicle-Fırat, Deng, Riya Rast bir de Rocu Newe adlı dört rakip dergi çıkmaktaydı o ara. Hep o tanıdık bir avuç Kürt; Musa Anter, Medet Serhat, Yaşar Kaya, Sait Elçi, Ziya Şerefhanoğlu, Edip Karahan, Doğan Kılıç Şıhhesenanlı gibi isimlerdi bu gazetelerin emekçileri. Bu dergileri çıkaran Kürt Aydınları, bazı Güneyli Kürtler'le birlikte aynı yıl içerisinde tutuklanmışlardı. Abdulsettar Hemawendi adlı bir Güneyli Tüccar’ın da ifadeleri ile bu kez örgüt kurma gerekçesi de eklenerek tutuklanıp Ankara'ya sevk edilen bu aydınlar belli bir süre hapis de yattılar. Türk Faşist sisteminin yılmaz bekçileri olan gazeteler çarşaf çarşaf onların ne biçim tehlikeli Kürtçü kişiler olduklarını yazıp durdu.

Ama hayat devam ediyordu. Benim dünyayı araştırmam da. Okumaya öğrenmeye açtım. Okuyordum. Bu sırada sözde marksist diyalektiği anlatan 4 sayfalık bir metin elime geçti. Sözde diyorum, çünkü metin epey mekanizm kokuyordu. Gizliydi ve daktilo ile yazılmıştı. Bunu bir çırpıda ezberledim. Artık, biraz mekanizm kokuyor da olsa, diyalektik mantığı kullanır olmuştum. Bundan sonra hızla Marksist klasikler ve ulusal kurtuluş hareketlerini konu alan analizler ile romanlar yayınlanmaya başlandı. Oldukça açtım ve boyuna okuyordum. Bu arada Ahmed Arif’in 33 Kurşun adlı şiirini daktiloda öoğaltmış el altından yayıyorduk. Herşeyi okuma ve Türk Devleti’ne muhalefet teşkil edebilecek her odakla ilişki kurma benim kendimi aşmama yol açıyordu. Kısa sürede iyi bir tartışmacı kesilmiştim. Kendime seçtiğim yol, üçüncü dünya ülkelerindeki ulusal hareketlerin büyük bir kısmının seçtiği yoldu; Marksist Ideoloji'nin yol göstericiliğinde ulusal cephe partisinin öncülük edeceği bir mücadele. Şiarım ise zaman içinde şekillendi. O zamanki iki kutuplu marksist yürüyüşün ikisinin de neferi olmayı red ediyor, her ikisinin de iyi taraflarını almanın faydalı olacağına inanıyordum. Böylece şu sloganı geliştirdim: 'Bağımsız, birleşik, bloksuz, demokrat Kürdistan'..

1965'te ilk enternasyonal dayanışma eylemim, Zonguldak kömür işçileri için yapılan yürüyüşe katılmak olmuştur. Bu çok zor koşullar altında yapılan bir yürüyüştü. Marksistler 1960 darbesinden sonra en aşağısından Ankara'da ilk kez yürüyeceklerdi. Bir heyecan hakimdi insanlarda. Ama çok ters bir güzergah vermelerine rağmen disiplin içerisinde yürüdük ve bu imtihanı başarıyla kapattık. Aynı yıl, çıkmaya başlayan 'Dönüşüm' adlı dergiyi destekledim, sokak satışlarına katıldım. Bu arada faşist komandoların (sonradan MHP'ye dönüşecek olan partinin militanlarıydı bunlar) saldırılarına uğradım. Ayrıca dergi çevresi de saldırıya uğruyordu, hem de devlet eliyle. Bu saldırıya, Türk Emniyeti bir kaç kuruş adına herşeyi yapmaya hazır tuhaf, giyimleri Kızılay'a hiç uymayan insanları bize karşı kullandıkları hazır kuvvet olarak getiriyorlardı. Gözaltılar yaşadım. Bu olaylar dolayısıyla Ant veya Yön şimdi hangisi olduğunu hatırlamıyorum, dergilerinden birine gönderdiğim yazı, herhalde kısa bulunmuş olacak ki, okuyucu mektupları bölümünde çıktı. Sofya Radyosu'nun açtığı 'Emperyalizm' konulu kompozisyon yarışmasında en iyi yazı ödülü olarak bir radyo kazandım. Tıp Fakültesi Fikir Kulübü'nün ilk kurucu kadrosu arasında bulundum. Ama TİP'ten hep uzak durdum. Onların o donuk sosyalizm anlayışları bana hep ters gelmişti. Sosyalizm yolundaki mücadeleyi bir entel gösterisi haline getirmelerini asla hazmedememiştim.

Aynı yılın sonunda Barzani'nin yürütmekte olduğu gerilla mücadelesi için ilaç toplamaya başladım. Ilaç firmalarının Ankara temsilciliklerine gidiyor, kimliğimi göstererek; Köylerde hijyen konusunda çalışma yapacağımı, bu arada ihtiyaç duyan köylülere ilaç dağıtmayı planladığımı, hocamın da buna 'evet' dediğini anlatıyor, antibiyotik, ağrı kesici, antigripal maddeler topluyordum. Koca bir çuval edindim. Bunu 1966 başındaki semestrde emin bir kaynağa verdim. Daha sonra takip edemedim. Ama mutlaka gitmiştir.

***

-askeri okula dönüş ve örgüt

1966 yılına çok hızlı girmiştim. İlk olarak 1963'te Milli Savunma Bakanlığı'na karşı açtığım davayı kazandığım haberi geldi. Ordunun beni geri alması gerekiyordu. Ama karargah komutanlığına gittiğimde 'hayır, seni almıyoruz, emir yüksek yerden' dediler. 'Neresi?' diye sorduğumda, 'genelkurmay içindeki fakülte ve yüksek okullar askeri öğrenci komutanlığı. Eğer söyleyeceğin bir şey varsa git, onlara anlat' dediler. Doğruca oraya gittim. 1980 faşist darbesinin önderi, o zamanki rütbesi ile Tuğgeneral Kenan Evren oranın komutanıydı. Kendimi tanıtır tanıtmaz hemen patlar gibi konuşmaya başladı: Demek tanıyordu beni ve bekliyordu. Bundandı bu kadar sektirmeden bağırıp çağırmaya başlaması. 'Sen, değil mahkeme, meclisten de karar getirsen yine alınmayacaksın bu okula. Bunu iyice kafana sok!' Çok sinirlenmiştim ve altta kalır bir halim yoktu. Kendisini şöyle bir süzdüm ve; 'Öyle mi? Öyleyse görüşürüz' dedim ve çıktım.

Hemen bir mücadele stratejisi hazırladım. Askeri okula mutlaka geri dönmeliydim. Orada barındırılmayacağımı biliyordum, ama onları bir kerecik olsun yenmeliydim. Bunun için önce çok sert bir yazı hazırladım. Solcu tüm köşe yazarlarına gittim. Sadece Akşam Gazetesi'nden Ilhami Soysal 'Evet' dedi ve yazıyı kendi uslubuna uydurarak yayınladı. Bu arada daha önce geliştirdiğim ilişkilerden yararlandım ve bir yüksek okulun teksir makinasını kullanarak tüm parti liderlerine, tüm Kürdistan milletvekillerine ve şöhretli bazı parlamento üyelerine açık mektuplar gönderdim. Bu arada İlhami Soysal, bu tür davranışları için gizli ellerce cezalandırıldı ve bir araba sopa yedi. Ama yine de 28 Mart'ta bir dostun evine telefon açıldı ve ben askeri okula girmek için davet edildim. Okulun komutanı açıkça MİT subayı olduğunu söyleyen bir albaydı. Beni uzun uzun sorguya çekti. Bir formüler kağıdına verdiğim cevapları işlemeye başladı. Bu arada bildiğim dilleri sordu. 'Türkçe ve Ingilizce' dedim. 'Ama Türkçe senin anadilin' deyince zevkini çıkarırcasına 'Anadilim Kürtçe' dedim. Bu kez kalemi bıraktı ve tam iki saat nasihat çekti. Adamın zayıf tarafını yakalamıştım. Geçici olarak alındığımı, yeniden hakkımı kaybedeceğimi de biliyordum. Biraz da onun için olacak bu nasihatın sonunda yeniden anadilimi sorduğunda yine 'Kürtçe' dedim. 'Peki bir dil bil, ister çingenece olsun'. Çingeneleri ve çilelerini gözümün önüne getirmeme rağmen onun istediği kulvarda mücadele edecektim ve 'Evet, Türkçe biliyorum' dedim. Konuşma orada kesildi. Elbiseyi giydim ve öylece Erzurumlu Kürt Öğrencilerin kaldığı kıraathaneye gittim. Bir sayfa daha kapanmıştı, bir muharebede de olsa yenmiştim genelkurmayı.

Aynı yıl, Şeyh Said'in büyük oğlu, büyük ve mücadeleci insan Şeyh Ali Riza Efendi ile, bu kez bir genç olarak karşılaşma ve özel sohbette bulunma fırsatı elde ettim. Şeyh Efendi, damadı Melik Fırat'ın evine gelmişti. Orada buluştuk ve uzun uzun konuştuk. 12 yıl hapis yatmış olan bu Büyük Kürt Bilim Adamı, Kürt Sorunu'na gençlerin ilgi duyup duymadıklarını soruyordu. Sonunda Kürt Dili'ne getirdi konuyu ve dilimizin bilim yapmaya yeterli olup olmadığını sordu. Beni imtihan etmiyor, sadece endişeli olduğu bir konuda görüşümü soruyordu. Konuya hakim olmadığım halde ajitatif bir yaklaşım sergiledim. Derdimi anlıyordu, ama yüzüme vurmadı hiç. Bunu çok sonraları anladım. Şeyh Ali Riza Efendi, okuyan Kürt'ü, ama okuyup sorununa sahip çıkan Kürt'ü çok seviyordu. Bana gösterdiği yakınlık hem bundandı, hem de yaptıklarımı iyi takip etmesindendi. Ailemize de saygısı büyüktü. Ama Kürt Meselesi'ne yakın olanlarına..

***

1965 yılında eski 49’lardan bir kısmı seçimlere bağımsız aday olarak girdiler. Bunlardan bazıları ile çok yakın bir ilişki içindeydim. Ziya Şerefhanoğlu Bitlis’ten bağımsız senatör adayı oldu ve ezici bir farkla seçildi. Ali Karahan Hakkari’den aday oldu ve milletvekili seçildi. Şevket Turan ve Musa Anter ise Siirt ve Mardin’den girdikleri seçimi kılpayı farkla kaybettiler. Bu seçimlerde söz konusu illerde büyük hileler döndmüştü. Dolayısıyla Kürtler’in bu yarım meclis çıkarması her şeye rağmen başarıyla sonuçlanmıştı. Yani HEP-DEP_HADEP denemede ilk değiller. Tarihimizi doğru bilirsek, emek inkarcısı konumuna düşmeyiz.

Kürtler’in ikinci seçim gösterisi Yeni Türkiye Partisi çatısı altında cereyan etti. Partinin kurucusu Ekrem Alican adlı bir Çerkez’di. Partiyi, 1960’ta kapatılan Demokrat Parti’nin oylarına talip olmak üzere kurmuştu. Fakat 1961 seçimlerinde Adalet Partisi bu oyların büyük kısmını kapınca ve 1965’teki büyük yenilgi yaşanınca YTP fonksiyonsuz kaldı, Alican başkanlıktan ayrıldı. Bir süre sonra parti Yusuf Azizoğlu’nun eline geçti. Azizoğlu Kürdistan’ı temel alan bir seçim kampanyası yürüterek partiyi 1969 seçimlerine götürdü. O zamanki şartlara bakarsak büyük sayılabilecek bir başarı sağladı. Sanırım 6 milletvekilliği kazanılmıştı. Bizim aile de bu seçimde Azizoğlu ile birlikte hareket etti. Benim Özgür Politika’daki bir yazımda ’aile olarak filanca partiden fazla oy aldık’ dediğim seçim buydu. Yani Kürt’ü temel alan bir partide almıştık bu oyları. Seçilen adamımız sonradan partisine ihanet etmesine rağmen oyları alan aile idi ve oylar tarihteki yerini almalı. Bu seçimi de tarihteki yerine oturtalım..

***

Bu arada bir örgüt kurulması gerektiği kanısı bende oldukça sabit bir fikir haline gelmişti. Örgütsüz mücadele olmazdı. Bunu tüm klasiklerin ruhundan çıkarmak mümkündü. Öyle de, nasıl yapacaktık bu işi? Bir yerlerden başlamalıydım. Evet bu işin nasıl yapılacağını hiç bilmiyordum. Yaşım daha henüz 22. Tecrube deseniz sıfır.. Kuzey Kürdistan’da örgütler daha henüz yeni yeni kuruluyordu. Ama yine de azimliydim. Yapacaktım bir şeyler. Önce Erzurum nüfusuna kayıtlı bir arkadaşı seçtim (ismi saklı). Onunla örgütlenmenin gereği üzerine konuştum. Biraz yanaşır gibi oldu. Fakat iş ciddiye binince kayboldu. Bu kez aynı yöreden bir başka 'iyi' arkadaşa yöneldim (ismi saklı). O biraz daha ılımlıydı. Fakat işin risklerini gözönüne getirmiş olacak ki 'erken' bulduğunu söyleyerek çekildi. Aynı yöreden üçüncü arkadaş hiç tereddüt etmeden 'evet' dedi (ismi saklı). Eh artık iki kişi olmuştuk. Üçüncü adam olarak 49'lardan birini seçtim ve ona açıldım. Bu arkadaş Kuzey Kürdistan'ın güneyine düşen bir yöredendi. O da hemen 'evet'i yapıştırdı. Dördüncü adam olarak Bitlis Nüfusuna kayıtlı bir zatı göze kestirmiştim (ismi saklı). Bu zatın özelliği TIP'e yakın olmasıydı. Ama Kürt Sorunu'nu da red etmiyordu. Umutla yanaştım ona. Ama ı-ııh! Toplantıya katılmayı red ettiği gibi deşifre etmeye de başladı. Bu çok tehlikeli olmuştu. Eğer yakayı ele verirsek, benim asker olmamdan dolayı bütün arkadaşlar da askeri mahkemede yargılanacaklardı. Epey tedirgin günler geçirdik. Fakat çalışmayı durdurmadık. Bu kez arkadaş bulma görevini Erzurum nüfusuna kayıtlı arkadaş yerine getirdi. Biri Ağrı Nüfusuna kayıtlı, biri Kars nüfusuna kayıtlı (isimleri saklı) ve üçüncüsü Hikmet Buluttekin (Çeko) olmak üzere üç arkadaş birden buldu. Bir noktada buluştuk. Önce işin önemi üzerine tartışıldı. Sonra tehlikeleri üzerine konuşuldu. Fakat örgüt heyecanı daha ağır bastığı için iş karara bağlandı. Kürdistan coğrafyasını 'temsil' eden bu arkadaşlar kendi illerinde ve uygun mücavir illerde genişleme çalışmaları yapacaklardı.

Öte yandan arkadaşlar Kürdistan'ın Kuzeyi'nde ve diğer parçalarında faaliyet gösteren bizim dışımızdaki örgütlerle ilişki görevini bana verdiler. Yaz aylarında yıllık iznime çıktığımda bunu yerine getirecektim. Fakat daha henüz Murat Vadisi'nde iken KDP yöneticisi Faik Bucak'ın vurulduğu haberi geldi. Haberi Babamın amcası oğlu ve TKDP üyesi olduğunu sonradan öğrendiğim Muhittin Efendi bildirdi. Aydın bir insandı Muhittin Efendi. Ama çabuk umutsuzluğa kapılıyordu. Bu kara günü, onun aynı zamanda umutsuzluk günü olmuştu. Çok öfkeliydi. Boyuna 'Kurd Xayıno' stranını tekrarlayıp duruyordu. Umutsuzluğa kapılmış, çekilmişti.

Buna rağmen Babamla birlikte Amed'e gittik. Orada Said Elçi'yi ziyaret ettik. Bizi büyük bir heyecanla karşıladı. Yedikleri darbeden sonra aldıkları en iyi haberdi bizim grubun ilişki araması. Büyük bir heyecanla şerefle kabul göreceğimizi, partinin tepesi dahil bütün yönetim kadrolarının bize açık olduğunu uzun uzun anlattı.

Ben kendisi ile haberleşme sözü vererek ayrıldım. Bu kez Küçük Güney'e gitmem gerekiyordu. Fakat durum hiç de müsait değildi. Ben de vaz geçerek geri döndüm. Arkadaşlara KDP'nin durumunu sözlü olarak rapor ettim. Bunun üzerine arkadaşlar partinin tüzük ve programını görmek istediklerini söylediler. Bizimle TKDP adına ikinci kez ilişkiye geçen S. Adlı bir entellektül oldu. Arkadaşların isteğini bildirdim. Elinde gerekli materyal yoktu. Ama oturup konuşabiliriz dedi. Red ettik. Bu görüşme 1967'nin başında cereyan etmişti. Bir tüzüğü dahi anında ibraz edememeleri arkadaşları bu partinin ciddiyeti konusunda şüpheye sevk etmişti. Ben de üstlerine varmadım, durum böylece kapandı.

Ülkeden dönüşte askeri okuldan tekrar atıldım. Bu kez bahaneleri başarısızlıktı. Oysa MIT ile sıkı ilişkileri bulunduğundan şüphelendiğim Prof. Dr. Mehmet Akçay'ın (öğrenciler kendisine Köpek Memet adını takmışlardı) 5 vizemin eksikliğini bahane ederek beni kanuni hakkım olan telafi vizelerine sokmaması dolayısıyla başarısız sayılmıştım. Derhal danıştaya başvurdum. Bu kez tam iki ayda kazandım davayı. Okula döndüm dönmesine, fakat beyhude tabii ki..

Devamı

Onceki sayfa