Sirac Kekuyon Kimdir?


Giriş

Beni yakından tanıyanlar, kendimi tanıtma konusunda çok zayıf kaldığımı, kişisel propagandaya hiç önem vermediğimi çok iyi bilirler. Fakat internetin çıkmasıyla siyaset, biraz da bu iletişim aracının kötüye kullanılması dolayısıyla, daha da çamurlaşınca, kendimi tanıtmanın hayati önem taşıdığı beynimde yer etti. Benim için bir eksiklikti tanıtım. Gerçekten, gerek hakkımda çok kötü bir karalama metni hazırlayan, sonradan KDP'lileştiği belli birinin; 'mitinglerde bir iki konuşma yapmış, hepsi bu' şeklindeki belirlemesine, kendimi tanıtarak cevap vermem gerektiği konusunda gelen ısrarlı istekler, gerekse parti bile yönetmiş, insanları ateşe sürmüş olan bir tescilli olumsuzun, 'Allah aşkına kim bu Sirac Bilgin, bilen varsa yazsın' şeklindeki terbiye kurallarına uzak duyurusuna karşı gelen aptalca hazırlanmış antipropaganda yüklü cevaplar beni bu sayfayı hazırlamaya iten en önemli sebepler arasında biraz ön sırayı kapladı diyebilirim. Ayrıca nankör siyaset erbabının o doyum bilmez bencilliği de dürtücü bir etken olacaktı.

Önce basit ve mütevazi bir tanıtma yazısı ile başladım. Ama tevazunun beş para etmediği, alçak gönüllülüğün ‘alçaklık’ olarak algılandığı zalim bir dünyada yaşadığımı daha net görmeye başladığımda yetmedi tevazu. Düşünün birilerini destekliyorsun, ama o desteklediğin senin arkandan dolaplar çeviriyor, seni her platformda küçük düşürüyor. Bunu KDP-GK döneminden beri hep yaşadım, ama yine de tevazuyu elden bırakmadım. Daha dün, bir nevi itilerek siyaset sahnesine girenlerin yargıç rolu oynayarak hesap sorduğu bir ortamdır Kürt siyasi platformu. Hizmet hep kum üstündeki yazı olarak algılanır. Bu ve benzeri düşünceleri hesaba katarak hazırlıklara başladım. Hazırlıklar ilerledikçe bu sayfanın ayrıca benim görüşlerimi de sıralayacağım tek kişilik bir platform olabileceğini de gördüm. Abartısız ve gerçekçi. Bir nevi siyasetçileri uyarma ve araştırmacılara yardım platformu. Bu başka mesele..

Evet, propaganda ile gözlemcilerin veya teknik deyimi ile hedef kitlenin tercihleri arasındaki kuvvetli bağ çok açıktır. Karşı propagandanın hedefi durumundakiler, söyleyecekleri bir lafları varsa onu zamanında söylemeli. Normal gidişi alt üst eden, tercihleri değiştiren ve çok geniş anlamı ile alınırsa dünyayı sarsabilen propaganda denilen silaha karşı şöyle veya böyle duramayanlar devrilebilirler. En aşağısından bulunmaları gereken haklı seviyeyi veya anlayışı yakalayamazlar. Öte yandan propaganda ve siyaset adı verilen ikizleri bir arada götüremeyen siyasetçiler ise kelimenin tam anlamı ile kaybederler. Propaganda konusunda Amerikalılar'ın çok veciz bir fıkraları var, kaydedeyim: Amerikalı propaganda ustaları talebelerine şu soruyu sorarlar: Tavukların ve kazların yumurtaları aynı boyuttadırlar, aynı madde zenginliğine sahiptirler. Peki neden tavuk yumurtası çok satarda kaz yumurtası hemen hemen hiç satmaz? Cevap: Çünkü tavuk yumurtlarken var gücü ile bağırıp çağırıp propaganda yapar da ondan.

Evet, bazı Kürt siyasetçileri ve yazarları da, dünyanın diğer bir çok yazarının ve siyasetçisinin yaptığı gibi, gerçekten girdikleri her platformu ( parti, kurum veya olağan halk toplantıları) ve eğer olanakları varsa, içinde bulundukları her kurumu kendi kişisel propagandaları için oldukça başarılı bir şekilde kullanırlar. Bu siyasetçi ve yazarların öyle ahım şahım işler becermiş olmaları da gerekmez. Biraz kasılıp etrafa biraz yukarıdan baktın mı ’işi bağladın’ demektir. İşin garibi platformun da buna hiç bir itirazı olmaz. Olayı karşılıklı fayda teorisi olarak anlayın siz. Bu kişiler ayakları taşa çarpsa hemen haber yaptırırlar bunu. Bu ise halkımızın kafasında ister istemez bir imaj doğurur onlar için. Onlar, şekli ne olursa olsun hep hatırlanırlar. Zaten propagandadan da amaç budur.

Öte yandan bazı insanlarımız çalışırlar, didinirler, üretirler, ama sessizce. Sanki kum üzerinde yazılan bir yazıdır emekleri ile ortaya çıkardıkları ürünleri. Kaybolur gider. Misal olarak birer ulusal dev olan gerillaları alın. Kaç gerillayı tanırsınız? On mu? Yüz mü? Ya gerisi? Oysa tek tek ve eşit olarak tanıtılsalar, ulus onları elbette daha yakından tanıyacak muhakkak ki bağrına basacaktır. Ama nerede? Bunun pek çok misali vardır. Mesela; 1984 Gerilla Savaşı başlamadan çok önce hayata veda eden Babam Abdulhamit Efendi. Abartısız söylüyorum, Hoybun’dan kimi alırsanız alınız, ulusuna belki de hepsinden daha fazla hizmeti olmuştur. Bu hizmet hem Kuzey için, hem de Bınê Xetê (Küçük Güney) için böyledir. Ama kim tanır Abdulhamit Efendi’yi? Varsa yoksa propagandası yapılmış olan şu veya bu zat (hak etmiş şöhretler değil kastettiğim)..

Bir de şunu unutmayınız, her toplumsal sürecin ve maddi varlığın bir geçmişi vardır, bir de yaşadığımız anı. Bir şehri düşünün. Hemşehrilik bağı itibariyle o şehirden olanlar, o şehre doğumla dahil olurlar. Ama söz konusu şehirde yaşayan insanların büyük çoğunluğu o şehre ilk taşı koyanları bilmez, çoğu kez akıllarından bile geçirmezler. Her şeyi kendilerinden başlatma bilgisizliği ve bazan nankörlüğü bir hastalık olarak bu araştırma yoksulu insanların, bu bencillerin yakasını bırakmaz. Onlar, misaldeki teorik şehre yapılan her hizmeti eğer, Türkiye’deki gibi, yarım da olsa demokratik bir sistemde yaşanıyorsa, kendi gözleriyle gördükleri ve hayranı oldukları bir belediye başkanına veya bir milletvekiline bağlarlar. Hayranı oldukları bu insanlardan öncesi yoktur onlar için. Görmedikleri için bilmezler. Oysa çalışkan bir belediye başkanı veya milletvekili, kendisinden önce başlatılanı bir adım daha ileri götürmüştür. Daha öncesi ile mukayese edilmeyecek düzeydeki basit bir hizmettir bu belki de. Bu başka. Ama ya o şehir kurulmamış olsaydı o zaman nereye hizmet edeceklerdi? Kürt Sorunu'nda da bu böyledir. Şu anda ulaşılan dev boyuta bakıp geçmişi inkar etmek, geçmişin karanlık günlerinde yalnızları oynayarak mücadele edenleri görmezden gelmek veya karalamak, belki bazılarına yaranmak için bulunmaz bir taktiktir, belki de büyük cehalettir. Ama sonuçta, tıpkı egemen devletlerin Kürt Ulusu'na yaptığı gibi, bir inkarcılıktır.

Yaşadığım bir misal vereyim: 1967 Mitingleri.. İçinde yer aldığım ve başlatılmasında kesinlikle belirleyici rol oynadığım bu mitinglerin azameti çok çabuk unutulmadı mı? Bir Batman Mitingi’nde ben, düzenleyici kadronun büyük çabası sonucu coşku içinde meydanı inleten 20 Bin kişiye hitap etmiştim. O zamanlar Batman’ın nüfusunun 30 Bin olduğunu düşünün. Şimdi ise nüfusu 200 Bin’i bulan Batman şehrinde yapılan en kabadayı miting 100 Bin kişilik olmuyor mu? Alın nüfusa oranlayın.. Bakın o zaman ne demek istediğimi.

Kürtler'in özgürlük arzuları eğer zaman içinde belli bir birikim sağlaya sağlaya gelişmeseydi, biz şimdi kaybolmuş bir ulus olarak tarihin karanlık sayfalarına gömülmüş olurduk. 1806'dan beri süregelen direnişlerin tüm önderlerini şükranla anmayanlar, onlara toz konduranlar, yarın kendilerine aynı şey yapıldığını gördüklerinde bu, onlar için hiç de sürpriz olmasın. Aynı şekilde, 1925'ten sonra entellektüel emekleriyle, hayatlarının en iyi yıllarını zindanlarda geçirmeleriyle, dışlanmaları ve süründürülmeleriyle vs Kürt Sorunu'na inkar edilemez katkıda bulunanları çok ucuz bazı aferinler uğruna harcamak vicdansızlığı, eğer bazıları tarafından ödüllendirilecekse, bu ödülün geçici olduğunu, atılan çamurun izinin kalıcılığını unutmasın hiç bir Kürt. Bu açıdan bakıldığında bir tek taşı dahi lazım olan gediğe koyanı inkar basitliği bizi ulu kılmaz. Sadece emeğin inkarına hizmet etmiş oluruz, hepsi bu. Kürt Meselesi'nde yüzyıllardan beri atılan adımlardır bizi ayakta tutan. Çok uzağa gitmeyelim. Ahmedê Xanî olmasaydı, acaba Kürt medresesi bu kadar güçlü bir şekilde Kürtlüğü ayakta tutabilecek olan bir yuva olarak kalabilir miydi? Peki Ahmedê Xanî kimden aldı feyzini? Hangi mirasın taşıyıcısıydı o? Ya onlardan evveli? Işte bu silsileyi unutursak, inkarcı ve köksüz bazı yaratıklardan başkası olmayız.

Toplumsal alt üst oluş süreçleri, elbetteki bir toplumu oluşturan fertlerde bilinç sıçramalarının doruk yaptıkları süreçlerdir. Ama toplumsal alt üst oluşa sadece determinizm yol açamaz. Determinizm ağırlıklı olsa da birikim olmadan hiç kimseyi yerinden kıpırdatamazsın.. Işte bu birikim kollektif bir irade sağlar. Ama o kollektif iradeyi dürten birileri her zaman olmuştur. Bunlar tek tek fertlerdir. Toplumsal bilinç taşıyıcı emekçilerdir bunlar. Bir bakarsınız bir molladır bir gün. Ertesi gün bir beydir, şeyhtir veya ağa.. Entellektüeldir sürecin belli bir durağında. Bazan bir bakarsınız bir halk feylesofudur, bazan da bir köylü. Ama mutlaka bir emekçiler grubu dürtecektir insanları.. Dürtüdeki emek.

Bütün bu kaydettiklerimin ışığında son olarak şunu kaydedeyim; ulusumun kurtuluş yolunu açacak bir birikime katkım olmuşsa bunu takdirinize sunmak üzere, kendimle ilgili bir tanıtım sürecini başlatıyorum.

Size bu sayfadan hitap etmeye başlarken önce kendi ve aile özgeçmişimi anlatmam gerektiği ortada. Evet üstünde epey konuşulan insanlardan biri olan Doktor Sirac kimdir gerçekten? Şimdi hep birlikte bir bilinmeyeni dikkatle izleyelim.. Çünkü bu hikayede bir yönüyle yakın yılların Kürt Tarihi'ni de bulabilirsiniz.

Kaybolmakla yüzyüze bir aile, Kekuyan Ailesi

Aşağıdaki hikaye, vatan uğruna her şeyini seferber etmiş ve en sonunda yoklara karışmakta olan önemli bir ailenin, Benim, yani Kekuyon Ailesi’nin hikayesidir. Kürdistan’da benzeri olmayan bir kaderi yaşamakta olan bu ailenin hikayesini dikkatle okuyunuz.

Ataerkil toplumların tümünde yapıldığı gibi, aile özgeçmişim olarak baba tarafımın geçmişini deşmeye mecburum. Çünkü sadece bu yönüyle geçmişim biliniyor. Ana tarafım itibariyle özgeçmişim çok çabuk gölgeleniyor ve iki-üç kuşakta görünmezleşiyor. Baba tarafını deştiğimde ise epey gerilere gitmem gerekir. Aşağı yukarı üçyüz yılı aşkın bir süre geriye gideceğim. Yöremizdeki halk Kekuyon der bizim aileye. Bilinen tarihi eski ve güçlü bir aile.

Amed (Diyarbekir)-Ferqin (Silvan) otoyolu üzerinde seyahat edenler, Kürtler'in başkent bildikleri Amed'in çıkışından bir kaç kilometre ötede, solda, evlerinin tümü güvercin yuvaları ile donatılmış garip bir köy görürler. Şimdilerde “Tıl 'Elo“ deniliyor bu köye. Köyün tepelik bir yerinde bir türbe göze çarpar. Işte bu türbe ailemin benden itibaren onuncu babası olan 'Ali Hoca'ya atfen inşa edilmiştir. Bir evliya olarak bilinir çevrede. Efsane. Hikayesi de vardır onun; şöyle: Ali, Tıl 'Elo ağasının hizmetçisidir. Bir ramazan günü ağası hacca gitmek üzere yola koyulur. Eşi yalnızdır evde. O günlerde hacc yolculuğunun aylar sürdüğünü ve pek çok güçlüklerle dolu olduğunu unutmayınız. Evdeki eşi bir gün iftar sofrası için köfte yapar. Nefis kokmaktadır köfteler. Evin hanımı bir ah çeker ve; 'bu köfteler çok güzel kokuyor. Keşke ağa da tadına baksaydı' der. Orada oturmakta olan Ali, hanımına dönerek; 'eğer çok istiyorsan, ben götüreyim kendisine' der. Hanım, 'herhalde canı çok çekti yemek istiyor fukara. En iyisi ona iyi bir iftarlık vereyim, hayır olur' diye içinden geçirir ve bir kaba, tepelemesine köfte doldurup Ali'ye verir. Ali kapıdan çıkar ve kaybolur. Akşam namazına yakın boş çıkın ile döner ve 'taman verdim, çok sevindi' dedikten sonra yerine oturur. Hanım şöyle bir manidar manidar bakar, fakat bir şey söylemez. Gel zaman git zaman hacc farizesini yerine getiren ağa geri döner. Köylüler gelenek olduğu üzere ağayı büyük bir şevkle karşılar ve el öpmeye giderler. Fakat ağa kati bir şekilde onlara Ali'yi gösterir. 'Asıl eli öpölecek olan odur. Bana geldiğinde köfteler hala sıcaktı' der. Bunun üzerine Ali, sırrının açığa çıktığını görür ve büyük bir hızla oradan uzaklaşır. Şimdiki türbenin bulunduğu tepeye gider ve orada kaybolur.. Orası derhal bir ziyaretgah haline getirilir. Umutla ziyaret edilir. Bu masalımsı hikaye anladığım kadarıyla pek çok yörede başka başka şahsiyetlere mal edilerek anlatılır.

Oradan ailemin ilk ferdi, Mahmudî Kur şimdiki Türk idari sistemindeki Çewlig'e (Bingöl'e) bağlı Darêyênî ilçesinin Siwon mıntıkasına göç ederek Kelaxsi Köyü'ne yerleşir. Ailenin benden itibaren 9. Atası olan Mehmêdî Kur, Siwon'u bağımsızlaştırmış , Palu Beyleri'ni bile kendi yönetimine itaata zorlamıştı. Palu Beyleri, tıpkı Çemişgezek ve Çermik yöresi beyleri gibi, Türk'tü. Osmanlı tarafından oraya Kürtler'i assimile etmek için gönderilmişlerdi. Kelaxsı'ya asker sevk eden bu beyleri yenilgiye uğratan Mehmêdî Kur, bölgeyi ölümüne dek bağımsız yaşattı. Iyi bir askeri güce de kumanda eden bu zatın mezarı bilinmiyor.

Atalarımın burada müslümanlığı yerleştirme görevini yüklendikleri ileri sürülür. Bölgenin büyük bir kısmı o zamanlar Aryanlar'ın eski dinlerine, bir nevi Zerdüşti'liğe bağlıydı. Tanrı Homa'yı onlar taşıdı zamanımıza. Bu bağlılık bazı lokallerde 1800'lü yılların sonlarına, hatta 1900'lü yılların başlarına kadar sürmüştü. Mahmudî Kur'ın oğlu Sofi Recep'tir. Onun oğlu Molla Süleyman 'Muharrer' adlı Arapça bir şeriat kitabı yazmıştı. Bu kitap yazının yayına hazırlandığı sırada ailenin elindeydi. Bir kopyası bende mevcut. Eser çok yüksek bir Arapça ile yazılmıştır. Süleyman Hoca'nın oğlu Ahmed, onun bir oğlu Ali Hoca'dır. Ali Hoca'nın da bir evliya olduğu söylenir. Hikayeye göre Ali Hoca, Çanlı çok sevilen Ali Efendi'nin ölüm döşeğinde olduğunu tanrının ayan etmesi sayesinde öğrenir ve ziyaretine gitmek üzere yola koyulur. Fakat zamanında yetişemeyeceğini anlar. Bunun Üzerine Allah'a dua etmeye başlar; 'Ya Rabbi, Sen o Ali yerine bu Ali'yi al!' diye yalvarır. Duası kabul olur ve Ali Efendi yatağından sağlam kalktığında Ali Hoca son nefesini verir. Halk nesilden nesile her iki olayı böyle anlatır. Benden itibaren dördüncü atam olan Hasan Hoca, Ali Hoca'nın kardeşidir.. İşte bu Hasan Hoca Şeyh Mustafa’nın babasıdır. Onun oğlu Şeyh Tahar, onun oğlu ise Babam Abdulhamit Efendi. Buraya kadar hep efsaneye dayalı hikayeler okudunuz. Şimdi biraz daha somuta bakacağız.

Peki bu durum karşısında, şimdiki yapısı itibariyle, ailem Kurmanc mı, Zaza mı? Çünkü ataerkil kurallara göre geldikleri yer itibariyle, yani eski köken itibariyle aileyi kuranlar Kurmanc idi. Şimdi ne? Tereddütsüz kaydedeyim ki Zaza.. Aradan geçen yüzlerce yıl boyunca hep Zaza eşlerle evlenen Kekuyan erkekleri, süreç içinde Kurmanclıklarını sürekli kaybetmişlerdi. Şimdiki görünüşleri, diyalektleri, alt kültürleri itibariyle tamamen Zaza'dırlar. Ama ne fark eder ki? Fedakarlıklar Kürdistan’ın tümü için yapıldıktan sonra..

Köyümüz Kelaxsi ve oradaki köşk 1925’e kadar, köşkün devamı olan Burhaneddin Efendi’nin ve dönüşten sonra Babam Abdulhamit Efendi’nin evi 1960'lı yılların başlarına kadar bölgedeki mahalli sorunların halledildiği önemli bir merkez halindeydi. Oralarda; aşiret kavgalarından tutun öldürme olaylarına varıncaya kadar her türlü uyuşmazlık halledilir, barış sağlanırdı. Ben bunların pek çoğuna şahidim. Bizim evde muradına eren nice delikanlı kız ve erkek şimdi mutlu birer nine veya dededir.

1800'lü yılların ikinci yarısında Mevlana Xalıd'dan icazet alıp onun halifeliğini kazanan Şêx 'Elîyê Septî (Şeyh Ali), üstadı ve mürşidi tarafından Naqşibendiliği yaymak üzere Palu mıntıkasına gönderilir. Fakat Palu Beyleri onu kabul etmezler. Bunun üzerine Kelaxsi'ye gelip bir süre orada kalır. Hasan Hoca, onun da oğlu, Mustafa'nın himayesine girer. Mustafa, Naqşibendiliği kabul ettikten sonra Şeyh Ali'nin Palu'da daha faydalı olacağına inanır ve iyi karşılanması için Palu Beyi'ni tehdit ederek misafirini güvenle oraya gönderir. Şeyh Ali, daha sonra bir kaç zat ile birlikte Mustafa'yı da halife ilan eder. Mustafa Hoca bundan böyle 'Şeyh' sıfatını aileye taşımış olur. Şeyh Mustafa'nın; Şeyh Şerif, Şeyh Tahar ve Şeyh Hüseyin adlı üç oğlu ve altı kızı vardı. Bunlardan Şeyh Tahar'ın eşi Pape'den, bir kız; Zeynep, bir de oğul; Abdulhamid doğar. Abdulhamid benim babamdı. Şeyh Tahar genç yaşta ölür ve çocuklarını yetim bırakır.

Şeyh Abdulhamid Efendi..

Ben severim okuyanı yazanı
Ben kutsarım yurt için çarpışanı..

Bu dünyadan pek çok sessiz kahraman gelip geçmiştir. Haklarında hiç yazı yazılmamış insanlardır bunlar. Bir sabun köpüğü gibi gelip geçmişlerdir bu dünyadan. Hiç yaşamamışlar sanki. Anılmazlar bile. Bunların çoğu, isim yapmış olan ve isimleriyle devleşmiş olan pek çok halk kahramanının çok üstünde hizmette bulunmuştur. Başarılarına hep başkaları kondu desem yeridir bunların. Bir taşaron hayatıdır onlarınki. Işte böylesi ismi sansürlü kahramanlardan biri de hiç kuşkusuz Abdulhamid Efendi'dir. Halk arasında eskiden kendisine 'Hemu Siya' ya da Kara Hemo deniliyordu. Gözü pekliğindendi bu. Bir de kendilerine çok yakın hissettiklerinden. Oldukça dürüst tanınırdı. Ama haksızlığa anında tepkili. Fevri bilinirdi bundan dolayı. Halkçıydı. Yetim büyümenin, medrese tahsili dahil, yeterince öğrenim görememenin acısını ve ezikliğini hep hissetmişti. Okuyana karşı bundandı zayıflığı..

Dedem Şeyh Tahar öldüğünde Abdulhamid daha henüz çok küçük bir çocuktu. O kadar ki babasını hiç hatırlamaz. Onun yetimliğinin ilk yıllarında birinci dünya savaşı kopmuş, Ruslar “Kerrê Sîyêxî“ denilen Çewlig'e oldukça yakın bir mıntıkaya kadar ilerlemişlerdi. Şeyh Şerif, Osmanlı'nın teklifi ile bir alay kurar. Kendisine 'Alay Komutanı', ya da miralay rütbesi verilerek bu başıbozuklar topluluğunun başına getirilir. Alay bir eğitimsizler topluluğu olmasına rağmen büyük başarılar kazanır ve Rusları Kars'a kadar kovalar. Açlık çekerler, soğuktan ölürler, ama namus belası belledikleri bir davaya; 'İslam Ülkesi'ni, 'Orus Gâvuru'na karşı savunma davasına iman gücüyle sarılırlar. Aç günlerinde ayaklarındaki çatıklarını yerler, ama direnirler. Yenerler de düşman bellediklerini. Şeyh Şerif bu zaferden dolayı madalya mı aldı? Güldürmeyin beni..

Şeyh Tahar'ın oğlu Abdulhamid'i himayesine alan Öz Amcası Şeyh Şerif, savaştan sonra onu, 1922'de, Çewlig'de yeni açılan Türk okuluna gönderir. Abdulhamid daha henüz üçüncü sınıfta iken, Şeyh Ali'nin torunu Şeyh Said'in öncülük ettiği 1925 direnişi patlak verir. Ne olup bittiğini anlamadan bir savaşın tam ortasında bulur kendisini. Ulusal ve dinsel bir direniştir bu. Ailesinin en önde yürüdüğü bir direniş. Darêyênî’yi, Palu’yu ve Xarpêt’i (Elaziz) zapteden Kürt-Zaza birliklerini onlar yönetiyordu. Şeyh Şerif Batı Cephe komutanı'dır bu direnişte. Bazılarının sandığı gibi Yado değil. Bu, hem Türk Genelkurmayı'nın kayıtlarında hem de Diyarbekir mahkeme kayıtlarında sabittir. Üstelik bu direnişe katılan Şeyh Tahar (Şeyh Said'in kardeşidir), Şeyh Mehdi ( O da Şeyh Said'in kardeşidir), Çan Şeyhleri'nden Şeyh Sıddık, halktan insanlar olmak üzere yüzlerce kişi ile direnişçiler konusunda yüzyüze konuştum. Bilhassa Şeyh Sıddık bana Palu üzerine hareket ettikleri yeri, komuta yapılarını, noktasına varıncaya kadar anlatmıştı. Bunların hiç biri Yado'nun Elazığ üzerine yürünürken, komutan olarak bir yeri olduğundan dahi bahsetmediler. Bilenler, Ulusal Şehit Yado'nun direniş başladığı anda bir ailevi meseleden dolayı adam öldürdüğü için dağa çıktığını dileyen herkese anlatabilirler. Yado'nun cephe komutanı olduğundan bahseden tek kaynak,

Cemilpaşazadeler'den birinin kaleme aldığı hatıralardır, ki onun bu cepheyi ne yaşadığı ne de bildiği vardır. Bütün 1925 direnişçileri arasında, Rus Harbi'nden kalma alay komutanlığı pratiğinden dolayı, tek askeri tecrubesi olan ve miralay rütbesi almış olan Şeyh Şerif elbette cephe komutanı olacaktı. Bu hem bir şeyh olarak bögeye hakimiyetinden dolayı böyledir, hem de savaşçı kişiliğinden dolayı. Üstelik belgelere geçmiş pek çok şey bize (mesela Dersim'e çekilen telgraf) doğruyu anlattığı halde bilerek gerçek dışı saptamalara sarılmanın anlamı ne olabilir ki? Bu bir nevi tarihi çarpıtma mıdır? Bir tek soru soracağım, bunun cevabı verilsin, görüş serdedenlerin söylediklerini kabul edeyim: Elazığ üzerine hangi noktadan yürüyüşe geçildi? Bunu yazmıyorum. Merak eden bana sorsun. Eğer hareketin başında bir şeyhten ziyade bir beg'in bulunması bazılarının gönlünün arzusu ise bilin ki benim için farketmez. Ha beg, ha şeyh, ha köylü, ha mühendis.. Biri yürütmüştür bunu. Benim çarpıtmalarla gerçeği değiştirmemde ne fayda olabilir ki? Önemli olan yaşanan tarihten ders çıkarmaktır. Bir şey daha; Bir şeyhin yerine bir Yado'nun komutan olması, bazılarının bilinç altında sırıtan bir şeyi, hareketin karekterini değiştirmez. 1925, o zamanki toplumsal gelişmemizin bir cevabı olarak, Kürt Şeyhleri'nin öncülüğünde gelişmiştir.

Bu direniş sırasında Abdulhamid 14 yaşındadır.

Yenilgiden sonra silahlar bırakılmadı. Şeyh Şerif'in bir ihbar sonucu Metan'da, saklandığı yerde yakalanması bile sonucu değiştirmedi. Ayaklanmacılar gruplar halinde canları ve namusları için direnmeye devam ettiler. Bu arada Abdulhamid de okulu bırakmış, silahını alarak hayatta kalan üvey amcası Şeyh Hüseyin'in kafilesi içinde direnişçilerin saflarına katılmıştı. Çok gözü kara bir savaşçıydı Abdulhamid. Cesaret kelimesi onun heybetli duruşunu anlatmaya gerçekten yetmezdi. Tıpkı 1984 Direnişi'ine katılan oğlu Takım Komutanı Şehit Lezgin ve zindan direnişçisi Şehit Rodi gibi.. Abdulhamid Xezık'te, Mendo'da ve Kırron çatışmalarında düşmana nefes aldırmamıştı. Kelaxsı olayında 35 yerinden yaralanan amcası Şeyh Hüseyin'i ateş hattından çıkaran da o oldu. Daha sayısız çatışmada, sayısız zafere attığı imzalar, uzun kış gecelerinde, Kürt Cemaatleri'nde birer masal niyetine anlatılırdı. Yaşanmış, emekle döşenmiş bir kahramanlığın masalı. Amcası Şeyh Şerif ve arkadaşlarının idamı, onun müstevlilere duyduğu kini sonsuz kılmıştı. Her çatışmada en ön saflarda ileri atılmasının sebeplerinden biri de bu kin olsa gerek. Bilhassa köy korucularına yönelişi müthişti. Onların mallarına el koyar fakirlere dağıtırdı. Bundandır onun bu muhbirler ve keklikler takımının ahvadı tarafından sevilmemesi. Kaydetmeye değer ki, bu isimsiz Kürt Kahramanı, Mustafa Barzani'den tam 7 yıl önce, yurdu ve namusu için gerçek anlamda silaha sarılmıştı.. Kayıtlara geçmeyen ve Sevgili Ismail Beşikçi Hoca'nın kaleme almak için belge topladığı aralıksız elli yıl süren mücadelesinin silahlı bölümü aralıksız yedi yıl sürdürdü. Ismail Hoca onun tüm hayatını kaleme alacak ve ölümsüzleştirecekti. Ama Türk Devlet Güçleri'nin yaptığı bir baskında tüm belgeler zaptedildi. Böylece bu plan da suya düştü.

Neyse biz hikayemize dönelim..

Devamı